PİYASALAR

  • BIST 100122.4860.83%
  • ALTIN296.2270.5%
  • DOLAR5.9010.14%
  • EURO6.5440.1%
  • STERLİN7.657-0.07%
  1. YAZARLAR

  2. Gonca Babür

  3. Türk Sinema Tarihi
Gonca Babür

Gonca Babür

Yazarın Tüm Yazıları >

Türk Sinema Tarihi

A+A-

Beyaz perdede durağan bir görüntü akar. Gösterişli altın kubbeli bir yapı dinamit marifetiyle birkaç saniyede toz bulutu içerisinde kalır. Film siyah beyazdır… Sessizdir. Ama o birkaç saniyede olan olur; rivayete göre ‘Türk Sineması doğar.’

Takvimler 14 Kasım 1914’ü gösterirken…

ZAFER ANITI…

Hikâye şöyle başlar: Ruslar Doğu’da Erzurum’a, Batı’da ise İstanbul’un Yeşilköy sınırlarına kadar inmiştir. Adına ‘93 Harbi’ dediğimiz bu savaşta Osmanlı Devleti ağır şekilde yenilgiye uğrar. Büyük toprak kayıpları verir.

Savaş sonrası barış görüşmelerinde Rus tarafı Osmanlı Devleti’nden makul sayılabilecek bir istekte bulunur. Anadolu’da dağınık halde defnedilen 5 bin Rus askeri için bir anıt yapmak ister. İlk başta masum görünen bu istek Rusların İstanbul’da ulaştıkları en uç noktaya yani Yeşilköy’e inşa edilmek istenince anlaşılır. Zafer anıtını andıran projesi Padişah Abdülhamit’in müdahalesiyle küçültülür. Ayastefanos Anıtı, 1914 yılında Osmanlı Devleti’nin, Ruslara karşı Birinci Dünya Savaşı’na girmesine kadar İstanbul halkına 93 Harbi’nin ağır mağlubiyetini hatırlatır. Acı kayıplarını hatırlatır.

ABİDENİN YIKILIŞ HİKÂYESİ

Mahmut Şevket Paşa bu anıtı, dini simgeleri sökülüp, papazlara teslim edildikten sonra dinamitle yıktırır. Bu anı belgelemek için ise o dönem yedek subay olan Fuat Uzkinay, görevlendirilir. “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adı verilen belgesel film ilk Türk filmi olarak ana akım sinema tarihine geçer. Filmin yapımcısı Polonya Yahudi’si Sigmund Weinberg’dir. 150 metre uzunluğundaki belgesel film rivayete göre İTÜ arşivinde muhafaza edilmektedir. Weinberg’in yanında kendini geliştiren Fuat Uzkinay daha sonra Ordu Sinema Dairesi Başkanlığı’na getirilir. 1918’den sonra da konulu Türk filmi çekimlerini yürütür. Aslında, Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni teknolojilerle ilgilenenler ilk filmlerini Uzkınay’dan evvel çekmiştir. Osmanlı vatandaşı olan ve saray fotoğrafçılığını üstlenen Yanaki ve Milton Manaki kardeşler, 1905 yılında Bioskop film kamerasıyla film çekmeye başlar.

MİLLİ SİNEMA

Manaki Kardeşler’in ‘Dokumacılar’ filmi 1909 tarihlidir. 1911’de ise Balkanlar’da yaşanan tarihî olayları filme alırlar. Çektikleri; II. Meşrutiyet kutlamaları, Türk süvari, piyade ve topçularının geçit töreni ve Sultan V. Mehmet Reşat’ın Selanik ve Manastır ziyaretleri gibi filmler, bugün hâlâ Makedonya’da saklanmaktadır. Sigmund Weinberg’in ‘İstanbul’da Seçimler’ ve ‘Meclisin Açılışı’ kaydı ise 1909 yılına aittir. Manaki Kardeşler; Yunanistan ve Makedonya’da sinema tarihinin adeta paylaşılamayan kahramanları haline gelmiş durumdadır. 1914 miladı biz iletişimciler ve sinemacılar arasında bir miktar tartışılır. Ancak hiç kuşkusuz her devlet ‘Milli sinema tarihini’ kendi belirleme hakkına sahiptir.

SİNEMA SANATIYLA TANIŞMA

Hangisi Türkiye sinemasının başlangıç noktası olarak kabul edilirse edilsin, 1895 yılında Lumiyer kardeşlerin ‘Trenin Gara Girişi’ filmi yayınlamış ve böylelikle dünya sinema tarihi de başlamıştır. Sinematografın icadı Lumiyer kardeşlerin dünyaca tanınmasını sağlar. Dipnot aynı yıllarda İstanbul fotoğrafçıları da benzer şekilde hareketli fotoğraf gösteren makine geliştirmiş hatta gösteriler düzenlemiştir.

İlk sinema gösterimi 1896 yılında Yıldız Sarayı’nda Sultan Abdülhamit’in huzurunda yapılır. Lumiyer kardeşler İstanbul, İzmir gibi önemli Osmanlı topraklarında çekim yaptırıp hem Sultan’ı hem de il il dolaşarak halkı sinema sanatıyla tanıştırır. Halka açık ilk gösterim ise Yahudi kökenli Zigmond tarafından yapılır. Bu sihirli icat büyük bir ilgiyle karşılanır. Sinema yavaş yavaş geleneksel temaşa sanatlarının yerini alır. Gölge oyunlarının ve orta oyunlarının sergilendiği mekânlar canlı fotoğrafların gösterildiği yerlere dönüşür. 32 yıl sonra ise Osmanlı ilk sinema salonuyla tanışır.

YARIM KALAN FİLMLER

Coğrafyamızın acı dolu direniş günlerinde elbette sanat emekçileri de boş durmaz. ‘Leblebici Hor Hor’ filmi başrol oyuncusu ölünce yarım kalır. Aynı dönemde Ahmet Vefik Paşa tarafından Moliere’in bir oyunu ‘Himmet Ağa’nın İzdivacı’ adıyla sinemaya uyarlanır. Fakat oyuncuları Çanakkale Savaşı nedeniyle askere alınınca, film ancak 1918’de beyaz perdeye taşınır. İlk yıllarda azınlık mensupları oyuncu olarak görünür beyaz perdede… Bunda hiç kuşkusuz savaş durumu ve gelenekler etkilidir. Bugün bile izleyenlere keyif verecek işler yapılır o yıllarda.

1910 yılından itibaren sinema halkın en önemli eğlencesi haline gelir. Seanslar en az yarım saat öncesinde dolup taşar ve salon sayısı talebi karşılayamaz. Filmcilik artık gelir getiren önemli ve popüler bir iş haline gelir. Özellikle de 1913 yılı ve sonrasında önemli bir artış olur. Sinema Pathe ve Majestik Sinemaları da bu durumun sonucu olarak ortaya çıkar.

TİYATROCULAR DÖNEMİ

Sinema sanatının ilk dönemi 1922’de tamamlanır ve Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte sinemada Tiyatrocular Dönemi başlar. İstiklal Harbi yıllarında birkaç senaryolu film yapılsa da Türk sineması Muhsin Ertuğrul ve Kemal Film ile kurumsallaşır. Çalıkuşu’nun yapımcısı Osman Seden’in babası ve amcasının kurduğu Kemal Film, Türkiye’nin ilk özel film şirketi olur. Şirket Almanya´da oyuncu ve yönetmen olarak çalışmalarını sürdüren tiyatrocu Muhsin Ertuğrul ile çığır açar. Ertuğrul, çektiği filmlerle 1950’lere kadar Türk sinemasının en önemli ismi olur. Otuzu aşkın film seyircisiyle buluşur.

SİNEMACILAR DÖNEMİ

‘Sinemacılar Dönemi’ ne geçiş 1950’lerde yaşanır. Toplumsal konuların yanında ağırlıklı olarak melodramlar yer alır. Ömer Lütfi Akad’ın 1952 tarihli ‘Kanun Namına’ adlı filmi; anlatış tarzı, oyuncuları ve çevrildiği mekânlarla Türk sinemasında bir dönüm noktası olur. Akad ile birlikte Metin Erksan, Halit Refiğ, Ertem Göreç, Duygu Sağıroğlu, Nevzat Pesen ve Memduh Ün gibi yönetmenler, daha çok toplumsal sorunlara yönelerek başarılı filmler üretir.

1960´lı yıllara doğru yılda çekilen film sayısı 60’a yükselir. Sinemanın anıt isimleri işte bu yıllarda belirmeye başlar beyaz perdede. İlk kadın sinema yıldızı Cahide Sonku, Sezer Sezin, Ayhan Işık, Belgin Doruk gibi efsane isimlerle ışıldayan sinema perdesi yavaş yavaş dört yapraklı yonca Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik gibi unutulmaz filmlerin kahramanlarını dahil eder hayatımıza… Metin Erksan’ın yönetmenliğini üstlendiği ‘Susuz Yaz’ filmi kırılma noktası olur. Kültleşen film Hülya Koçyiğit’e 15 yaşında Berlin’de Altın Ayı ödülünü kazandırır.

YEŞİL SİNEMA

Çocuk kahramanların rol aldığı ‘Sezercik’, ‘Ömercik’, ‘Ayşecik’ filmleri de bu döneme denk gelir. İlker İnanoğlu, Zeynep Değirmencioğlu pek çok kuşağın çocuk kahramanları olur. Kısa zamanda ticari kaygılar sinemasal öğelerin önünü keser, aynı tür filmlerde aynı oyuncular kamera karşısına geçer. 1960’lı yılların sonlarından itibaren TRT televizyonunun varlığı sinemayı olumsuz yönde etkilemeye başlar. Bu dönemin önemli yönetmenleri Atıf Yılmaz, Süreyya Duru, Zeki Ökten, Şerif Gören, Fevzi Tuna, Ömer Kavur, Ali Özgentürk sinema tarihimize önemli katkılar yapan isimler olarak öne çıkmaya başlar. Hatta Milli Türk Talebe Birliği önderliğinde ‘Yeşil Sinema’ ekolü olarak adlandırılan İslami yaşantı filmleri doğar.

SİNEMADA ARABESK GÜNLER BAŞLAR                                

1970’li yıllarda sinema daha çok sosyal ve ekonomik sorunları işlerken, 1980’lerde kadın konulu ve psikolojik filmler ağırlık kazanmaya başlar. Ahu Tuğba, Banu Alkan, Serpil Çakmaklı, Hülya Avşar çıkış yapar. Arabesk tarzın temelleri atılmış, fakirlik, sakatlık, karşılıksız aşklar, kader kurbanları vb. dramatik Türk ekolünü yaratılmış ve senaryolar aynı üslup ve konuları yıllarca işlemişlerdir. Türkücü filmleri popülerdir. Aslında bu dönemde televizyon ve videonun da etkisiyle salon sayısında büyük azalma görülür. Türk filmlerinin azlığından doğan boşluğu dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi Avrupa ve özellikle Hollywood filmleri doldurur. Amerikan kültür endüstrisi maalesef bu dönemde güçlü biçimde sarar hayatımızı.

REALİST YAPIMLAR

90’larda Keje ile Eşkıya’nın aşkı neredeyse ölmek üzere olan sinema sektörüne umut olur. Yavuz Turgul’un yönetmenliğini üstlendiği filmde Şener Şen oyunculuğu ile izleyiciyi büyüler. 1990 ve 2000’li yıllarda ayrıca ekonomik krizden kurtulma ve gerçek öykülere dayalı realist Türk sinemasına doğru adımlar atılır. Sinema, daha az sayıda ama daha nitelikli filmlerin çevrildiği bir döneme girer. Üniversitelerin sinema eğitimi vermeye başlaması, bilinçli yönetmen ve oyuncuların yetişmesi, devletin sinema sanatını desteklemesi bu gelişimin nedenleri arasındadır. 1990’lar Türkiye’de sanat sineması ve popüler sinemanın ayrışmaya başladığı yıllar olarak tanımlanabilir.

Çekilen yerli film sayısı yine de yılda 9-10’u geçmez.

HAYATIN TA KENDİSİ

2002 yılından itibaren ise komedi filmleri düzenli bir artış yaşanmasına sebep olur. 2009 yılında rakam 70’e ulaşır. 2004 yılında, 5224 sayılı “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun” çıkarılır. Çıkarılan bu yasa Türk Sineması için bir dönüm noktası olmuştur. Bu yasa ile ülkede sansür dönemi yasal olarak kapanmış, uluslararası değerlendirme ve sınıflandırma sistemine geçilmiştir. Bugün büyük gişede yapımcısının beyaz perde de izleyicisinin yüzünü güldüren çok sayıda film vizyona giriyor. Ancak büyük bütçelerle halkın teveccühüyle seyredilen filmler ne yazık ki 60’lı 70’li yıllardaki Yeşilçam filmleri gibi kült olamayacak. ‘Al Yazmalım’da Asya’nın emek ve aşk ikilemi her defasında bir fener gibi izleyiciye yön gösterecek. Çünkü sinema sadece eğlence aracı değildir. Sinema iyisiyle kötüsüyle hayatın ta kendisidir.

Bu yazı toplam 2872 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar