PİYASALAR

  • BIST 10098.9910.53%
  • ALTIN220.2580.4%
  • DOLAR5.6090.82%
  • EURO6.4440.43%
  • STERLİN7.3420.33%
  1. YAZARLAR

  2. Zehra Betül Özseçer

  3. Kocaman bir satranç tahtasında yaşıyoruz ve bu oyunu bilmezsek yaşanılanları sadece bize gösterdikleri kadar anlayabiliyoruz.
Zehra Betül Özseçer

Zehra Betül Özseçer

Yenikapı Haber
Yazarın Tüm Yazıları >

Kocaman bir satranç tahtasında yaşıyoruz ve bu oyunu bilmezsek yaşanılanları sadece bize gösterdikleri kadar anlayabiliyoruz.

A+A-

Oyun insanoğlunun ilk bilincidir. 
John PAUL
Kimi zaman kendimizi kocaman bir sahnenin ortasında yapayalnız hissetmişizdir. Tek kişilik bir oyunda, aslında hiç kimsenin talip olmadığı bir rolü almayı başarmış ama bu role kimsenin talip olmadığı gerçeğiyle çok geç yüzleşmişizdir. Kimse kimsenin hayatına sahip olmak ya da ait olmak istemez ne de olsa. Oyunun sonuna doğru ancak aslında anlatılanın kendi hikayemiz olduğu gerçeğiyle karşılaşmış ve gerçeğin üzerimizde yarattığı şaşkınlık ile ölümcül bir sessizlik ve sonsuz bir kalabalık içinde gidip gelmişizdir. Bu ve benzeri hisler bazen beni, hayatın kocaman bir oyun olduğu düşüncesine götürür. Bu düşünce ise, hayatın oyun olmadığının ispatına, sadece hayatın hem kuralları belirli, hem belirsiz bir oyun olduğunu ispat ederek gidilebileceği fikrine götürür yani kocaman bir kısır döngünün içine kilitler ve bırakır. 
 Hayat bir oyun mu yoksa oyun oynayarak tükettiğimiz bir zaman dilimi mi? Değil mi? Oyun ise ne tarz bir oyun? Ödüllü bir yarışma mı yoksa sadece bir kurgu ve oyalanma mı? Takım oyunu mu bireysel bir çaba mı? Yoksa hepsi bir arada mı? Hollandalı filozof Johan Huizinga’da bu soruları sormuş mudur kendine bilemeyiz ama “Oyun kültürden öncedir” der. Ve ekler “Çeşitli kültürlerden çıkma ya da rastlantı sonucu değildir.”diye. Rastlantı sonucu değildir. Homo ludens yani oyuncu insanı yazar. Kendimi bu kısır döngünün içinde hissetmemin asıl nedenidir belki de Huizinga’nın oyuncu insanı. Ama yinede bir ışık yakar zihnimde. Oyuncu insan. Yüzüne taktığı markalı maskelerle, moda dediği kostümlerle, koca bir ömrü bir tiyatro sahnesinde, ya da küçük hesaplarla veya büyük risklerle satranç tahtasında mı heba ediyor acaba hayatı? Ve Bernard Shaw “ Yaşlandığımız için vazgeçmeyiz oyun oynamaktan, oyun oynamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız “ derken bizleri hayatın bir oyun olduğuna mı inandırmaya çalışıyor oyunun bir parçası olalım diye. Yine Shakespeare aynı yerden hareketle “ Artık iyi olanların değil, iyi oynayanların dünyası burası.” derken bizi oyun oynamaktan vazgeçmememiz gerektiği fikrine mi ısındırmaya çalışıyor? Peki bizleri hayatın bir oyun olduğuna inandırma çabası sadece bir kaybolmuşluk mu yoksa farkında olmadan bir amaca mı hizmet mi etmekte?
Soru sormaktan vazgeçip bu soru sorma oyunu kısa tutmak istesem de konu oyun olunca ve insan hayatının her anında bir oyunun içinde hissedince, ne soru sormaktan vazgeçebiliyor, ne de oyun oynamaktan. O yüzden yine en başa dönüp baştan başlamak gerekiyor belki de.  Antropolojik olarak baktığımız zaman; öncelerde avcı toplayıcı bir topluluk olan insanoğlu daha sonra yapımcı özellikleriyle yaptıkları alet edevat ile doğal akışa yön vermeye başlamıştır. Artık ekip biçen insanoğlu zamanı ve iklimleri takip etmiş ve henüz iklimleri şekillendiremezken takvimlerle iklimlere göre şekil almaya başlamıştır. Ancak zamanla ve hatalarıyla çok ileri gittiğinin farkına bile varamadan, iklimleri şekillendirmeye başlayacaktır ve bir yıkımı tetikleyecektir. Aslında günümüze baktığımızda sadece diğer bütün canlılar için değil kendisi için bile yıkıcı bir güç haline geldiği açıkca görülmektedir. Böyle bir düşünce belki çok fantastik gelecek ama kim bilir kaçıncı mahvedilmiş dünyada yaşadığımız merakı içimde derinlerde bir yerde yerini alıyor. Peki bu süreçte insanoğlunun ilk bilinci olan oyun günümüze ne şekilde gelecektir veya gelmiştir? Tüm bu yıkım aslında bir oyunun ürünü müdür yoksa? 
İlk üç paragrafta soru sormaktan öteye geçemediğimiz için oyunu da en az bir kere daha yazacağımız aşikardır.  Elbette ki günümüzde oynadığımız oyunlar, oyun deyince ilk aklımıza gelenler, ilk bakışta ihtiyaca binaen inşa edilmiştir. Bunların başında satrancı örnek verebiliriz. Çocukluğumuzda bazı din adamlarının haram olarak nitelendirdiği bu oyundan neden başladığımı bilmiyorum ama sanırım bir yıkım makinası olan insanoğlunun gözle görünür bir yıkım olan savaş stratejisini en iyi şekilde özetlemesinden hareketle satrançla başlamak istedim. Satranç bir strateji oyunudur ve aslında gerçek hayattan uyarlamadır ve gerçek hayata uyarladığın zaman bir ölüm kalım savaşıdır. İşte tam olarak bu özelliği satrancı bir savaş hazırlığı haline getirmiştir. Demek ki satranç kültürden sonra inşa edilmiş, kültürü bir diğer nesle aktarmakla görevlendirilmiş, kültür ürünü bir oyundur. Savaş kültürü. Satrancın tarihine kısaca baktığımızda bunu daha net görebilmekteyiz. 5. Yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkmıştır. İran ve Arap yarımadası üzerinden dünyaya yayılmıştır. Satrancın esin kaynağı Hint ordusudur. Hint ordusu “dört kısımdan” oluşmaktaydı. Bunlar atlı kuvvetler, filli kuvvetler, savaş arabaları ve erler. Satranç tahtasına bakıldığı zaman bu benzerlik hemen göze çarpmaktadır.  Satranç taşlarına baktığımızda piyonlar piyade erleri temsil ederken, fil Avrupa da rahip anlamına gelen bishop olarak adlandırılır ve belki de gerçek bir savaşta rahiplerin görevlerini tensil etmektedir. Dün savaş meydanında hint ordusunun fillerinin yaptıklarını bugün farklı yöntemlerle insanlar mı yapmaktadır. Hattı delmek için artık yeni oyun kurucular din adamlarını mı kullanmaktadırlar da bu yüzden mi file bishop adını uygun görmüşlerdir bilinmez ama üzerine düşünülmesi elzemdir. Yine Avrupa’da at  şövalye anlamına gelen knight olarak adlandırılırken kale yine kale anlamına gelen rook ile isimlendirilir. Şah için “kral” anlamına gelen king, vezir için ise “kraliçe” anlamına gelen queen kullanılmaktadır. Ve bütün bu taşların hareket şekilleri ve hatta hareket özgürlükleri farklıdır. Şu an bakınca tam olarak bir savaş tahtasıdır aslında dünya. Yine satranca dönersek Hint dilinde “dört” anlamına gelen “çatur” sözcüğü ile “kısım”, “kol” anlamına gelen “anga” sözcüğünden türemiş çaturunga denmiştir bu oyuna . iranda çatrang Anadolu da satranç olmuştur artık. Şimdi bir soru daha sormak istiyorum neden bir dönem bizim din adamlarımız satranç haramdır diye fetva çıkarmış olabilirler? Acaba günümüzde hattı yarmak başka bir boyut mu kazanmıştır? Görüldüğü gibi satranç bedeli çok ağır ödenen bir oyundur. Ve oyun kurucular asla bu bedeli ödemezler. Günümüz olaylarına taşırsak eğer yaşanılanları yaşanılan savaşlara bakarsak belki daha güzel anlarız. Kocaman bir satranç tahtasında yaşıyoruz ve bu oyunu bilmezsek yaşanılanları sadece bize gösterdikleri kadar anlayabiliyoruz. 

Biz yeri göğü ve arasındakini oyun olsun diye yaratmadık. Enbiya 16.
 

Bu yazı toplam 2089 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum