PİYASALAR

  • BIST 1004.8740.33%
  • ALTIN1051.2070.01%
  • DOLAR18.6230%
  • EURO19.391-0.02%
  • STERLİN22.5320.01%
  1. YAZARLAR

  2. Gülfidan Çalışkan

  3. KADİM TARİHİN KALBİ
Gülfidan Çalışkan

Gülfidan Çalışkan

Turuncu Dergisi
Yazarın Tüm Yazıları >

KADİM TARİHİN KALBİ

A+A-

Hayat bir kitaptır ve gezip görmeyenler hep aynı sayfayı okur. (Agustine)

Türk Dünyası Parlamenterler Vakfı’nın (TDPV)  Üç Bey Turizm organizasyonu ile düzenlediği kültür gezilerinden ilkini Eylül ayında Özbekistan-Türkistan’a gerçekleştirmiştik. Oldukça ilgi gören ve katılımcıların memnuniyeti ile sonuçlanan gezinin akabinde Kasım ayında sınır komşumuz İran’a yeni bir gezi daha gerçekleştirebilmiş olmanın sevincini yaşamaktayız. Çoğunluğunu parlamenterlerimiz ve ailelerinin oluşturduğu gezimizde 25 kişi yer aldı. Hakkında çok şey duyduğumuz ancak gidip gördüğümüzde ufkumuzda çok daha ciddi izler bırakan gezimizde tarihi filmlerin cezbedici sahnelerini aratmayacak mekânlara, ancak masalların görkemli resimlerinde görebileceğimiz tarihi eserlere, sanat figürlerine, rüya gibi güzelliklere şahit olduk. Yine birbirinden nezih,  uyumlu, nezaket ve hassasiyet sahibi nice güzide dostlar da kazanmış olduk. Yolun güzelliği yolcuların güzelliğiyle hemhal olunca hatıralarımızın en müstesna sayfasında yer almaya hak kazandı diyebiliriz. İlk etapta sekiz gün acaba biraz fazla mı diyenlerin her anı dolu geçen ziyaretler sonrasında aslında şuraları da görmek güzel olurdu dediklerini de duyduk. İran; tarihiyle, medeniyetiyle, kökleriyle adeta bir eşikti. Ve kapılar aralandıkça o eşikten geçen nice Türk medeniyetine şahit olduk. Elbette bazı güzelliklerin ifadesi ancak gölge mesabesinde kalır biliyoruz. Yine de gezi notları şeklindeki yazımızla daha önce gidenlere hatırlatma yapmayı, gitmek isteyenlere ve meraklılarına bilgi sunmayı ve genel bir gözlem çerçevesinde gezi içeriğimizi paylaşmayı arzu ediyoruz.

  21 Kasım sabah saatlerinde ilk durağımız olan başkent TAHRAN’a vardık. Oldukça kalabalık bir şehir ve benzin sudan ucuz olduğu için trafik tam bir muamma. Gidiş saatimiz çok yoğun bir iş vaktine denk gelmese de trafikte oldukça zorlandık. Zira İran’da pazar günleri tatil değil. Tatil perşembe öğleden sonra başlayıp cuma gecesi bitiyor. Bizim Tahran’daki ilk ziyaretimiz Rey şehrinde bulunan Büyük Selçuklu İmparatorluğunun kurucusu Tuğrul Beyin kabriydi. Rey, 1194 yılında Harzemşahlar ile Irak Selçukluları arasında yapılan büyük savaşla ünlenmiş. Savaştan sonra Harzemşahların idaresine geçen şehir, sırayla İran ve Osmanlı Devleti arasında el değiştirmiş. İran-Irak Savaşı sırasında yerle bir edilen şehir, günümüzde İran İslam Cumhuriyeti sınırları içinde. Oğuz-Selçuklu Hanedanı’nın kurucusu Tuğrul Bey 1040'da Gaznelilere karşı kazanılan Dandanakan zaferi ile devletin temelleri sağlamlaştırmış ve Orta Doğu’ya inmiş; Rey şehrini merkez yapmış (1043). Bu savaş, tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Tuğrul Bey, halkın ve ordusunun sevdiği ve tam bağlı bulunduğu bir hükümdarmış. Büyük Selçuklular olarak bilinen, dünyanın en büyük devletlerinden birini kurup, Türk-İslam alemine çok büyük hizmetlerde bulunmuş. Türkistan’dan Anadolu'ya, Irak'tan Azerbaycan ve Kafkasya'ya kadar uzanan ülkede huzur ve emniyeti sağlamış. Tuğrul Bey, yirmi beş sene gazalarla geçen bir hükümdarlıktan sonra hastalanmış ve 1063 senesinde, Rey yakınlarında, yetmiş yaşlarında vefat etmiş. Tam olarak yeri belli olmasa da türbesi bu alanda bulunuyor. Kabir ziyaretimizde bizi kabrin türbedarı Kanberi Bey ve küçük torunu karşıladı. Aynı zamanda evi türbenin hemen yanındaydı. Oldukça mütebessim ve misafirperver Kanberi Bey, rehberimiz aracılığıyla Rey şehrinin kısa tanıtımını ve kabrin tarihini, özelliklerini anlattı. Kabir mimari özelliği açısından da uzun yıllar bir nevi rasathane görevi üstlenmiş. Kanberi Beyin Farsçayı şairane biçimde kullanarak anlattıklarına arada şiir de katması bize heyecan verdi. Ziyaretimiz sonunda bize ikramlarda bulunan Kanberi Beyin Mevlana aşığı olduğunu ve en büyük arzusunun Konya’ya Mevlana’yı ziyaret etmek olduğunu öğrendik. Kendisi yakında geleceğini söyleyince biz nasıl ne zaman diye sormaya çalışırken rehberimiz bunun onun hayali olduğunu, maddi imkânlarının buna asla izin veremeyeceğini belirtince rehberimizden ona heyetimizde Konya milletvekilinin de olduğunu ve ona bu konuda yardımcı olabileceğimizi ilettik.  Ancak yaşlı ve vakar duruşuyla bizim yardım teklifimizi kibarca reddetti. Nasılsa Mevlana’nın bir gün kendisini bir şekilde mutlaka çağıracağını, o çağrıyı ve daveti beklediğini ifade ederek bizi de hayli duygulandırdı. Tuğrul Beyi ziyaretimiz sırasında akşam ezanı okununca hemen yakındaki camiye geçtik. Cami mikrofonundan çocuk sesleri tarafından okunan ayet ve dualar duyuluyordu. Rehberimiz burada günahsız olmaları hasebiyle namazlara çocukların, imamların hemen yanında eşlik ettiklerini söyledi. Lakin bu duruma sadece Rey şehrinde rastlamış olmamız bunun genel bir gelenek olmadığını düşünmemize de sebep oldu. İran’da secde, sert bir nesneye yapılıyor ve bu sebeple her cami girişinde üzerinde Hz.Ali-Hüseyin isimlerinin ya da Kerbela resimlerinin yer aldığı küçük yassı taşlar bulunuyor. Hanımlar namaz kılarken ve türbelere girerken çadır adını verdikleri tek parçadan oluşan ve baştan ayağa tüm bedeni örten bir örtü kullanıyor. İmamların türbelerini ziyaret edenlere de bu örtüyü kullanmayı zorunlu tutuyorlar. Cami çıkışında namaza gelen küçük çocuklarla selamlaşıp isimlerini sorunca kız çocuklarının çoğunun Fatıma Zehra, erkek çocuklarının ağırlıklı olarak Hüseyin ismini taşıdıklarını gördük. Kanberi Beye ve torununa veda ederek Tuğrul Bey’in makamından ayrıldık. (Türkiye’ye döndüğümüzde heyetimizde bulunan Konya milletvekilimizin girişimleri ile Konya İl Kültür Müdürlüğü, Kamberi Beye Mevlana’nın Şeb-i Arus törenlerine özel davetini iletmiştir.) Ziyaretimiz ardından dünyanın en yüksek kuleleri arasında yer alan 435 metre yüksekliğindeki Milad Kulesine çıkarak Tahran’ı kuşbakışı seyretme imkânımız oldu. Akşam yemeğimizde Tahran Büyükelçimiz Sayın Prof. Dr. Derya ÖRS ve kıymetli eşleri bizlere eşlik ederek İran’ın sosyal yaşamı, gelenekleri, inanışları ve kültürü üzerine heyetimize bilgi verdiler. Kendilerine gönülden şükranlarımızı sunuyoruz.

   İran savaşlar sonrasında hayli sıkıntılı zamanlar geçirmiş. Ambargolar halkı çok yıpratmış. Çoğu üniversite mezunu olan gençlere iş alanı yok. Geçim sıkıntısının yaygın olduğu söyleniyor. Alım gücü düşük. Bekârlar evlenme şartlarının ağırlığından yakınıyor. Evi ve arabası olmayana kız verilmediği söyleniyor. İran’da çocuk sayısı çok az. Karşılaştığımız onlarca insan genelde tek çocuk sahibi. İki çocuk nadiren görülüyor. Bunun sebebinin her gün zorlaşan yaşam şartları olduğunu ifade ediyorlar. Burada kadınların örtü zorunluluğu var ancak bu tam tesettür olarak düşünülmemeli. Saçlarının sadece bir kısmını örtecek bir örtü kullanıyorlar. Mollaların yetiştiği Kum ve Meşhed kentleri elbette daha farklı yapıya sahip.

Ertesi gün Tahran turumuza Unesco’nun da koruma altına almış olduğu Gülistan (Golistan) Sarayı ile başladık. Günümüzde müze olarak kullanılan bu sarayın inşasına Türk Safevi hanedanı Kral Tahmasp zamanında başlanmış. Feteli Şah kendisi için tamamlatmış.  Bir zaman İran Türk hanedanı Kaçar Şahlarının ikametgâhı olmuş. Türk yönetimi Pehlevilerle son bulmuş. Şah Nasreddin elli yıl hüküm sürmüş tam bir batı hayranı hükümdarmış. Bu hayranlığını sarayın dış duvarlarına yaptırdığı resimlere yansıtmış. Resimlerde kadınların giyimleri tam bir batı tarzını yansıtıyor. Şah Nasreddin aynı zamanda İran’da petrolü ilk çıkaran hükümdar. Ancak petrolün kullanım hakkını İngilizlere vermesi mollalar tarafından bir ihanet olarak görüldüğü için bir molla tarafından öldürülmüş. Metroyu, gazeteyi ve fotoğrafı ülkeye ilk getiren de o. Sarayın içinde çocukluğundan ölümüne kadar birçok fotoğrafı yer alıyor. Sarayın girişinde mermer bir mezar taşı var. Burada Şah Nasreddin asker kıyafeti ile taşa resmedilmiş. Pehlevi Hanedanı döneminde saray resmi törenler ve yabancı heyetleri karşılamada kullanılmış.  Sarayın içi tamamen devasa ve muhteşem ışıltılı aynalarla kaplı. Avizeler en gösterişli olanlarından tercih edilmiş. Mekânda bolca altın kaplamalar da yer almakta. Her odada zenginliğin ve ihtişamın yankısını görebiliyoruz. Muhteşem bir görsel şölene dönüşen kristal aynalarla bezenmiş içyapının aksine dış cephe rengârenk çinilerle ve seramiklerle bezeli. Sarayın avlusunda da bir kaç yapı yer almakta ki bunlardan ilki o vakitler şehrin en yüksek binası olan dört katlı Şemsul İmare yani Güneş Binası. Şah Nasreddin Avrupa’da gördüğü yüksek binalardan etkilenerek yaptırmış, bir seyir terası ve ortasında Büyük Britanya Kraliçesi Victoria’nın hediye ettiği büyük bir saat kulesi de yer alıyor. Ön yüzünde bir aslan ve üzerinde güneş resmedilmiş. Şah burayı hiç kullanmamış sadece gösteriş için yapıldığı da düşünülüyor. Tabi bir Sarayın olmazsa olmazı Harem. Bahçenin en son kısmında ve Sarayın aslı gibi oldukça gösterişli bir dış yapıya ve aynalı iç mimariye sahip.

Diğer saray ise Sadabad Sarayı. Kaçarlar ve Pehlevi hanedanı tarafından 3.000 dönümlük araziye yapılan bu kompleksin 1.800 dönümünü doğal orman, pınarlar, yer altı su şebekeleri ve bahçeler oluşturmakta. Dış yapı oldukça sade. İçerde Pehlevilerin kullandığı eşyalar yer almakta. Misafir, çocuk, yatak yemek odaları, karşılama salonları, ailenin heykelleri ve kullandığı eşyalar. Eşyalarda Avrupa izleri görülse de burada da Gülistan Sarayında olduğu gibi halılar tamamen İran halıları. Ön bahçede bir Kemankeş heykeli bulunmakta. Bu biraz da sanata verilen ehemmiyetin göstergesi diye düşündük. Hemen yan tarafında ise Pehlevilerin askeri kimliklerini sergileyen bir asker pantolunu ve çizmeleri yarım biçimde yer almakta. Sarayda Pehlevilerin saltanat dönemine ait birçok eser bulunuyor. Bahçede gezerken doğanın kokusu ve temiz hava buranın saray için neden seçildiğini açıklıyor gibi. Başkent turu sonrasında havaalanına geçerek Tahran’a veda ediyoruz.

    Ön yargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir. /   Mark Twain

İkinci şehrimiz tarihte adını sıkça duyduğumuz, filmlerde görkemiyle canlandırıldığına şahit olduğumuz ‘Nısfı Cihan’ dünyanın yarısı veya ‘Misli Cihan’ dünyaya eş (mis kokan) dünyanın süsü gibi taltif cümleleriyle tanımlanan tarihi İSFAHAN şehri. İsfahan geçmişte bölgenin yönetim merkezi ve günümüzde ülkenin üçüncü büyük şehri. Safevi döneminde başkentmiş, bu nedenle söz konusu şehirde çok sayıda tarihi eser bulunmakta. Burada eskiden Şah Abbas’ın Sarayı olan ve otele dönüştürülmüş tarihi mekânda konakladık. Yüz yıllarca Abbasi krallarının yaşadığı sarayda misafir olmak, yüzlerce yıl tarihe şahit olmuş avluda dolaşmak da ayrı bir güzellikti.

İsfahan ziyaretimiz Kırk Sütun (Çehel Sütun) Sarayı ile başladı. Kırk Sütun bağı 67.000 m2’nin üzerinde. Birinci Şah Abbas zamanında yapılmış. Kırk Sütunun yirmi sütundan oluşan amfilerinin yansıması kırk sütunu anlaşılır kılıyor. Gerçekte ise Kırk sütun kelimesi çokluk göstergesiymiş. Ardından tarihî Heşt Beheşt (8 Cennet Sarayı). Safevî döneminin son sultanlarının yaşadıkları saray. Süleyman Şah zamanında yapılmış. Akabinde dünyanın en büyük meydanlarından biri olan İmam Meydanına (Nakş-ı Cihan Meydanı) geçiyoruz. Eskiden meydanın yerinde Nakş-ı Cihan isminde geniş bir bağ varmış. Daha önceleri bu meydanda polo oynanırmış. Yani bilinenin aksine polo İngilizlerin değil Babürlerin oyunu imiş. Meydanda birçok tarihî yapı bulunmakta. Önce Âli-Kapu Sarayına geçiyoruz. Şah Abbas bu meydanı görünce buraya dünyanın en büyük hükümet kompleksini kurmaya karar vermiş. Kendisi çalışmalar için bir kısmı üç bir kısmı altı kattan oluşan bir saray yaptırmış. Sarayın terasından tüm meydanı temaşa imkânı bulduk oldukça keyif verici bir andı. Safevîler döneminde, “Mübarek Nakş-ı Cihan Devlethanesi” ve “Kasr-ı Devlethane” şeklinde de anılmış. Katların her biri özel süslemelere sahip. İmam Camisi, Eski adı Mescid-i Şah, İmam Meydanının güney ucunda. Mescidin içi, dışı her yeri İsfahan’ın sembolü haline gelmiş olan mükemmel mavi çinilerle ve (lotus) Nilüfer çiçeği süslemeleriyle kaplanmış. Mavi göğü, nilüfer çiçeği suyu ve toprağı temsil ediyor. Geceleri ışığı yansıtması ise bir başka güzellik. Mescidin içinde mükemmel bir akustik var. Burada tur rehberimizin okuduğu ezan caminin her yanından duyulabiliyordu. Bilimsel araştırmalar burada sadece on ikisi insan kulağıyla algılanabilen 49 çeşit yankının oluştuğunu göstermiş. İmam Mescidi, Şah Abbas tarafından 18 yıllık bir çalışma sonrası 1629’da tamamlanmış.  Kubbe de orijinal. İran’ın üçüncü büyük kubbesi. Mihrap da normal seviyenin altında, bunun iki sebebi varmış biri tevazu göstergesi, diğeri ise güvenlik amaçlı yani imamı herhangi bir saldırıdan korumak. Meydanın doğu köşesinde I. Şah Abbas’ın, Lübnanlı İslam âlimi ve kayınpederi Şeyh Lütfullah adına dini sohbetler, dersler ve kişisel ibadetler amacıyla yaptırdığı Şeyh Lütfullah Cami yer almış. Minareleri yok. Camiyi sarayın hanımları harem ibadethanesi olarak kullanmış, bu sebeple Kadın Mescidi olarak da anılıyor. Belki de bu sebeple burada İmam Mescidinden daha güzel ve daha sade bir estetik yapı var. Cuma Camii, devrimden önce Şah Cami olarak biliniyordu. Bu yapı İran’ın İslâm’dan sonraki bin yıllık tarihini gözler önüne sermekte. İran’da Cuma namazı tüm şehirde sadece tek bir camide kılınabiliyor. Bütün halk tek bir camiye toplanıyor ve bu cami o şehrin Cuma Camisi olarak adlandırılıyor. Bu muhteşem tarihi kompleksin devamında İsfahan sanatından ve kültüründen esintiler bulabileceğimiz Kapalı Çarşıda bir mola veriyor, İran’ın geleneksel ürünlerini ve sanat örneklerini görme imkânı buluyoruz. Minyatürler, mozaikler, sedefler, ahşaplar, oyma bakırlar… Bu pazar haftada bir gün sadece kadınlara özelmiş. Bu sırada erkek dükkân sahipleri ortalıkta görünmez dükkânın gerisinde beklermiş.

Kapalı Çarşı molamızdan sonra en ilginç mekânlardan biri olan ve 1316 yılında inşa edilen Sallanan Minareye geçiyoruz. Bu minareler esnek yapısıyla ilginç bir şekilde sallanıyor. Görevli bir minareyi sallarken hemen yan taraftaki de ona eşlik ediyor hatta bu sallanma caminin alt kat pencerelerinde ve titreyen taşlarında da hissedilebiliyor.

Programımıza Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın oğlu Melikşah’ın kabrini ziyaret ile devam ediyoruz. Aslında kabir normalde ziyarete açık değil ve önceden çeşitli girişimlerde bulunmuş olmamıza rağmen izin almamız mümkün olmadı. Vefa duygumuzla en azından uzaktan kapısından selamlarız düşüncesi ile huzuruna vardık. Kabrin bulunduğu yerin oldukça bakımsız, atıl ve sahipsiz olduğunu görmek bizi oldukça üzdü. Kapısında okuyarak dualarla beklediğimizi ve ayrılamadığımızı gören çevre esnafının yardımı ile ilgili kişinin gelmesi ve avlunun kapısını açması tüm heyetimizi duygulandırdı. Sultan Melikşah aslında Bağdat’ta vefat edip defnedildikten sonra naaşı hanımı Terken Hatun tarafından İsfahan’a naklettirilmiş. Hemen yanında bir dönemi nizamıyla kuşatan, Büyük Selçuklu Devletinin akil veziri, çağlara yenilmeyen eser Siyasetnamenin yazarı, Nizâmülmülk bulunmakta. Tarihimizde oldukça önemli yerlere sahip bu iki büyük insanı ziyaret edip selamlayabilmenin manevi hazzıyla günün son durağı olan 33 Gözlü Köprüye geçtik. Allahverdi Köprüsü (Siosepol: 33 Sütunlu Köprü) yapan mimarın adıyla (Allahverdi Han Köprüsü). 1602’de yapılmış ve günümüzde şehrin sembolü haline gelmiş. Maalesef köprünün altından geçen ırmak beş altı yıldır kurumuş. 300 metre uzunluğunda ve 14 metre genişliğinde olan bu köprü araç trafiğine kapalı. Köprünün altında bulunan çayhaneler gerçek bir şark çayhanesi örneği. Geceleri ışıklandırılan bu köprü rengârenk ışıklandırılarak geceye müthiş bir görkem katıyor. Bizler de o köprüden, ışıkların arasından geçtik. İranlı gençlerin eğlenceli kahkahaları, sokak sanatçılarının farsi nağmeleri, İran müzikleri bizi de mest etti.

Ertesi gün tarihi kent Persopolis’e geçiyor, Pers İmparatorluğunun binlerce yıllık tarihi izlerini yerinde görüyoruz. Persepolis (Pers dilinde: Parsa, Farsça: Taht-ı Cemşid, Şiraz’ın 70 km kuzeydoğusunda. Pers İmparatorluğu'nun başkenti. MÖ 6. yüzyıl sonlarına doğru Pers Kralı I. Dara (Darius) tarafından kurulmuş. Dara'dan sonra tahta çıkan krallar şehri büyüterek harika anıtlarla doldurmuşlar. Nakş-ı Rüstem  Persepolis'in 12 km kuzeybatısında bir arkeolojik site. Fars mitolojisi kahramanı Rüstem'i tasvir ettiği düşünülen, anıt mezarların altlarındaki Sasani oymaları sebebiyle Nakş-ı Rüstem denmiş. Burada, krallara ait yedi adet mezar var. Üzerindeki yazılar açık şekilde bir tanesinin I. Darius'a ait olduğunu belirtiyor. Mezarlara ilaveten, alt kısımda, Sasani krallarına ait devasa kaya oymaları bulunuyor.

Bu tarihi kent ziyaretleri ardından ŞİRAZ’a varıyoruz. Şiraz, Fars eyaletinin başkenti. Fars bugünkü İran devletine, halka ve konuşulan dile ismini vermekle övünür ve haklıdır. Şiraz, aynı zamanda tarihi eserler, şairler, filozoflar, savaşçılar, krallar, orkideler, portakallar ve güller şehridir. 

İlk ziyaretgâhımız Fars edebiyatının en büyük sanatçısı Hafız Şirazi. İran’da Kuran’dan sonra en çok onun kitabı okunuyor, her evde Divanı bulunuyormuş. Hafız 1324-1391 yılları arasında yaşamış, Şiraz’dan hiç çıkmamış. Ölünce Şiraz’a gömülmek istemiş. Gömüldüğü yer daha sonra türbeye çevrilmiş halk arasında buraya “Hafıziye” demiş. Burada kız çocuklarının Hafızın divanından ezbere şiir okuma yarışmasına denk geldik. Fars dilinin güzelliği hepimizi derinden etkiledi diyebiliriz. Hafız, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Rindlerin Ölümü” şiirine de konu olmuştur. Büyük şair ve üstad bu şiirdeki ‘serin’ kelimesi için uzun yıllar beklemiştir. Bu meşhur şiiri de anmadan geçemedim:

RİNDLERİN ÖLÜMÜ

Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.       /  Y.K.B.

Sa’di Şirazi, Şiraz’da doğmuş ve Şiraz’da vefat etmiş bir diğer ünlü şair ve İslam alimi (1209-1291).  “Bostan” ve “Gülistan” en önemli eserlerinden biri.  Onun kabrinin etrafı da şiirleri ve sözleriyle süslenmiş. İnsan bir damla kan ve bin endişe…diye tarif eder insanı.

Şah-e Çerağ (Işıkların Şahı) Türbesi, Şiiliğin önemli isimlerinden ve 12 imamdan biri olan İmam Rıza’nın öz kardeşi, düşmanları tarafından öldürülmüş Seyid Emir Ahmed’in türbesi. Şiiliğin en önemli ziyaret yerlerinden biri ve oldukça gösterişli. Ziyaretçiler türbeye yüz sürüp para atarak çeşitli ritüellerle medet ummakta. İran’da kadınlar türbeye girerken çadır denen büyük örtülerle girmek zorunda. Ekibimizdeki kadınlar da görevliler tarafından verilen bu örtülerle ziyarette bulundular. Bahçesinde gezerken yerde taş döşemelerin bazılarının üstünde isimler ve gül yaprakları gördük. Meğer bunlar da Şaha yakın olarak gömülmeyi vasiyet eden Şiraz’lı önemli kişilerin mezarlarıymış. Mezarlar üzerinde gezindiğimizi fark etmek bizi rahatsız etse de burada doğal bir durum olarak görülüyormuş.

Kur’an Kapısı, Şiraz’ın girişinde Kuran biçimli süslü yapı, bin yıl kadar önce yapılmış bir giriş kapısıymış. Şiraz’da yaygın bir inanca göre seyahate giden bir yolcu bu kapının altından geçerek yola çıkarsa Kuran kendisini korur ve Şiraz’a güvenle geri dönermiş. Bu kapı 1950’lerde yıkılmış ve daha sonra yeniden yapılmış.

Zend’li Kerim Han tarafından yapılan Vekil Camisinde İran camilerindeki geleneksel dört eyvan yerine iki büyük avlu inşa edilmiş. İç avlu, harika çini işlemeli kameriye ve sundurmalarla çevrelenmiş. Caminin mihrabı tamamen mozaik işlenmiş ve her biri tek parça taştan kesilmiş 48 sütunla desteklenmiş bir kubbenin altında. Vekil Pazarı, Şiraz’ın, belki de İran’ın en egzotik atmosferini sunan pazarı. Zend’li Kerim Han ticaret merkezi amacıyla yaptırmış. Kapılarından biri Serai Mushir isimli bir kervansaraya çıkıyor. Pazarın içindeki hamam Kerim Han’ın özel hamamı olarak yapılmış. Günümüzde geleneksel bir çay evi ve restoran haline dönüştürülmüş. Burada İran müziği eşliğinde çayımızı içerken kendimizi Kerim Han’ın misafiri gibi hissettik.

İrem Bağları, şehrin batı tarafında. Kaçarlar zamanında İlhanlı hükümdarı Muhammed Ghori bir görkemli köşk yaptırmış ve daha sonra çevresi yeşillendirilerek bu geniş ve muhteşem bahçeyi oluşturulmuş. Köşkün içinde bahçeye tamamen hâkim bir salon ve aynalarla süslenmiş odalar var.

Nasır el-Mülk Camii (Pembe Camii), İran'ın Şiraz kentinde bulunan geleneksel bir cami. Nasır el-Mülk'ün emri ile 1876'da inşa edilmiş. Camiinin dışardan çok hoş ve orijinal bir görüntüsü bulunmakla birlikte içi dış görünümünden çok daha ilgi çekici. Renkli camların içerideki yansıması camiye çok ayrı bir hava katmakta. Yerli ve yabancı turistler her köşesine farklı yansımalarla muhteşem renk cümbüşü oluşan bu mekânda fotoğraf çekimi için sıraya giriyorlar.

    Dünyayı dolaşın, Görebileceğiniz rüyaların en muhteşemi…  /   Bradbury

Gezimizin son durağı TEBRİZ. Çoğunluğu Azerbaycan Türklerinin yaşadığı Tebriz’de kendimizi memleketimizdeymişiz gibi hissettik. Tebriz’e girmeden şehre yaklaşık bir buçuk saatlik uzaklıkta bulunan Kendovan’a geçtik. Kendovan, volkanik kayaların oyularak evlerin, dükkânların, camilerin yapıldığı ve doğal yaşamın aynı otantik gelenekle yaşatıldığı organik bir köy. Halk genel olarak çok sıcakkanlı ve misafirperver. Hemen hepsi Türkçe konuştuğu için de anlaşmak çok kolay. Herkes Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyor ve hayranlıklarını övgüyle ifade ediyorlar. Kendovan mağara evlerini gezip doğal ve yöresel ürünlerden, baharatlardan aldıktan sonra Tebriz’e geçip kısa bir şehir turu gerçekleştirdik. Ertesi gün Cihan Şah’ın yaptırdığı dönemine göre emsalsiz bir mimariye ve tarza sahip olan Mavi Cami (o zamana kadar bu tonda mavi renk cami mimarisinde hiç kullanılmamış) ve Ali Şah Cami’yi ziyaret ettik. Şairler müze evine ve meşhur Tebriz Azerilerinin milli şairi Şair Şehriyar’ın kabrini ziyaret ettik.  Ziyaretimizden haberdar olan merhum şairimizin oğlunun daveti üzerine şu an müzeye dönüştürülen Şehriyar’ın eserlerinin ve kullandığı tüm eşyalarının muhafaza edildiği evine geçtik. Bu güzel belde de bir gönlü güzel insanın konuğu olmak da hatıralarımızın nadide köşesinde hoş bir anı olarak yerini aldı.

Tebriz’de son akşam yemeğimizi bizim için hazırlanan folklorik gösteri ve yöresel müzik ziyafeti ile tamamladık.  Son günümüzü de dünyanın en büyük alışveriş merkezi olma unvanını hala elinde bulunduran 7.400 dükkândan oluşan Tebriz Kapalı Çarşısına ayırdık. Bu muhteşem çarşıda geçirdiğimiz birkaç saat içinde organik meyveler, katkısız yiyecekler, hurmalar, çeşit çeşit baharatlar, çerezler, bademler, ille de güller…Namazı hemen çarşı yanındaki Tebriz Cuma caminde kıldık. Bu camide aynı zamanda medrese eğitimi de veriliyordu. Burası gezimizin son durağıydı. Akabinde güzel vatanımıza dönmek üzere havaalanına geçiş yaptık.

İran’da elbette gezilip görülecek yerler buralarla sınırlı değil ancak hem sayılı gün olması hem şehirlerarası mesafe bizi böyle bir güzergâh tercihine mecbur kıldı. Razavi Horasan eyaletinin yönetim merkezi aynı zamanda Şii inancı için kutsal mekân olan Meşhed yani şehitler şehri çok uzak olduğu için oraya uğrayamadık. İran’a tekrar ziyaret nasip olursa Kum şehrini de görmek gerekir diye düşünüyorum. Kum, dünyada İran İslam Devrimi'nin temellerinin atıldığı ve başladığı kent olarak ünlenmiş ve Mollalar Şehri veya Ayetullahlar Kenti olarak da bilinir. Şiîlerce kutsal sayılır. Şehrin medreselerinde 30.000'e yakın molla eğitim görmektedir ki devrimi kuran ve koruyan mollaların tamamına yakını bu şehirde yetişmekteymiş.

Gezi notlarımızı tamamlarken gezimize katılan herkese, programı başarılı bir şekilde gerçekleştiren Üç Bey Turizm’e ve İran’daki partner firmalarının yetkililerine de tüm heyetimiz adına teşekkür ediyoruz. Türk Dünyası coğrafyasına yönelik benzer gezilere devam etmeyi diliyoruz. İimkân buldukça atalarımızın geldiği ve hüküm sürdüğü toprakları gezmek, görmek, tanımak, iz bırakmak; bu coğrafyadaki soydaşlarımızla, kardeşlerimizle tanışmak, buluşmak, kucaklaşmak, hasret gidermek, dertleşmek için gayret göstereceğiz.

  Velhasıl biz de Evliya Çelebi misali rüyasında şefaat dilerken dili sürçerek seyahat diyenler zümresinden olabiliriz. Duamız odur ki: Allah’ın arzı iyiliklerimize, güzel ve örnek hasletlerimize, gelecek nesillere öncü olacak hayırlı işlerimize şahit olsun İnşallah.

Bu yazı toplam 448 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.