PİYASALAR

  • BIST 1001.404-0.5%
  • ALTIN500.2820.67%
  • DOLAR8.688-0.15%
  • EURO10.3970.14%
  • STERLİN12.073-0.44%
  1. YAZARLAR

  2. Hüseyin Karaca

  3. Sosyolojik Dindarlık İmkânı Olarak Cemaatler İle Mabedsiz Müslüman Entellektüeller Arasında Geleceğimiz
Hüseyin Karaca

Hüseyin Karaca

Yazarın Tüm Yazıları >

Sosyolojik Dindarlık İmkânı Olarak Cemaatler İle Mabedsiz Müslüman Entellektüeller Arasında Geleceğimiz

A+A-

Tarih, adı, ünvanı kıyâfeti değişen, ama İslâm soyadını kullanarak varoluşunu dayatan nice sosyolojk deneyimlere şahitlik etmiştir. Emevi-Abbâsî-Endülüs Osmanlı gibi devletlerin siyasi tarihi kadar sosyolojik ayrıntılar tarihinin gün yüzüne çıkarılamaması, tarihten bugüne ibret taşımak isteyen okuyucular için bir talihsizliktir. Tarih boyunca farklı şekillerde İslam hassasiyetini toplumsal bir refleks olarak ortaya koymaya çalışan gruplar hep var olmuştur. Bu oluşumlar yer yer devlet haline gelerek fıtrî vahiy nüansları ile sünnet-i seniyye zeminindeki yaşanan dini argümanlara popüler yorumlar katmış, bazen olumlu bazen olumsuz karaktere sahip daha büyük kitlesel hareketlere dönüşmüştür.

 

Bir dini söylemi yaymak veya korumakla yükümlü olduğunu bildiren, cihadı mülk-i İslâm’ın çıkış noktası gören siyasi oluşumlar, bazen devletin işleyiş karakteri olarak dünyevi maddi açmazlara girmiştir. Ve peşinden din ile bağdaşmayan icraatlara imza atılmıştır.

Tarih boyunca, tarzı üslûbu değişkenlik arzetse de cami ve cami etrafında şekillenen medrese, bu “ma’rûfu emreden kötülüğü engellemeye çalışan” oluşumlarda pergelin sabit ayağını teşkil etmiştir. Daha sonra müesseseleşen tasavvufî ekoller tekke ve dergâhlar ile daha özgür - ama daima devlet denen en üst sosyolojik denetim mekanizmasının etkisini enselerinde hissederek- bir kıvâmda kitlelere dini anlatmaya çalışmış, sosyal oluşumlar kurmuşlardır. Bu oluşumlarda câmiyi öteleyen, ötekileştiren, cami cemaatini kıvâmı eksik bir dindarlık olarak telakki eden pek görülmemiştir.Ne yazık ki modern dünyada “câmi cemâati” söylemi, müslüman klişeli aydınlar tarafından doğrudan veya dolaylı “avam müslümanlığı” olarak lanse edilmeye çalışılmaktadır.

Basın yayın internet yoluyla milyonlarca kişiye hitap eden okumuş müslüman sınıf, görsel bir câzibenin de etkisiyle tasavvufta mürşid, fıkıhta müctehid, siyasette Nizamülmülk, sosyolojide İbn Haldun, hasılı herkesi sîgaya çeken sonradan görme bir Molla Kasım haline gelmiştir Insan tabiatı itibariyle sosyal bir varlıktır” ifadesi, insanla ilgili bü tüncül bir hayat tarzı sunan dinin sosyal hayattaki varlığına dayanak teşkil eder. Aslında her müslüman -önce kendi dünyasını terbiye ile îmâr etmek, daha sonra da bilgi ve görgüsünü sosyal ortamda ahlak aynasıyla dış dün yaya yansıtmakla mükelleftir. Bu durum da ma’rûfu emredip münkeri yasakla mak, er kişilerin omuzlarına tevdî edilen bir sorumluluktur. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âli İmrân 3/104) âyeti kerimesi, aslında profesyonel bir şekilde müslüman fertlere bir irşad coğrafyasının imkânlarını sunmaktadır. Herkes davetçi herkes vaiz herkes mürşid olamaz. Olması da gerekmez. Tasavvuf literatüründe, ancak izin verilen şeyhlerin irşâda me’mûr oldukları, Hakk cihetinden izin çıkmayan sülûk ehlinin sahada konuşmasının doğru olmadığı şeklinde bir kanâat vardır. Bu, liyâkatin her türlü kayırmadan iltimastan uzak bir ihtisâslaşmanın göstergesidir. Diğer yan dan, söyledikçe daralacağına inanılan bir mana zenginliğine sahip sûfî geleneğin, yazılı kanadından çok, gönül inşasındaki kalıcı etkisinin sırrını, burada aramak îcâb etmektedir. Çok konuşan dilden ziyade, dil-i pâkini yani gönlünü riyâzet, vera’ ve halvet ile donatan hakikatli yürekler el üstünde tutulmuştur irfân geleneğinde. Mistik tecrübelerin kağıda aktarılması, tamamen unutulup tarihe karışma korkusuna mebnîdir. Yoksa İslâm’ın en detaylı dindarlık söylemi olan tasavvufa göre aslolan, farkındalık ile dolu bir ferdi tekâmül, daha sonra da bu kemâli besleyip büyüten devamlılık arzeden bir istikâmet düşüncesidir. Görselliğin tavan yaptığı bir modern dünyada, paylaşım ayrıntısı/takıntısı haline gelen dindarlığın yozlaşmasını garipsememek gerekir.

İçe dair işçiliğin neredeyse yok denecek seviyelere inmesi, dışa bakan beşeri yönlerin gitgide revaç bulması, sosyoloji kurallarının dışında gerçekleşen bir olgu değildir.

İlahi terbiyenin peygamber rehberliğinde insana temâs eden somut yasası olan dinin ve bu yasanın sosyolojik realite ile buluştuğu noktada ortaya çıkan tezâhürler manzumesi sayılan dindarlığın algılanış biçimleri, ta asr-ı saadetten beri değişkenlik arzetse de hiç bu asırdaki kadar yozlaşmamıştır.

MABEDSİZ MÜSLÜMAN ENTELLEKTÜELLER ARASINDA GELECEĞİMİZ

 

Kendi hâl-i perîşânesine bakmadan sermâyedârlarının arzusuna göre global fetvâ fabrikasına dönüşen ortadoğudaki fukahâ ile, âlemde ne olup bittiğinden habersiz dünden bî-behre, yarını umursamayan, bugünü yevmiyelik alkışlarla geçiştiren, namazında niyazında, sokak ağzı dedikodularda dindarlığını tüketen topluluklar arasında hak din İslâmı temsil edecek “hayra çağıran, iyiliği emreden ve ötülükten men eden bir topluluk” beklentisine girmek sağlıklı görünmemektedir.

Söylemleri eylemlerini tutmayan dindar! babalar anneler dedeler neneler halalar teyzeler arasında modernizmin vahşi taarruzlarına maruz kalan çocuklarımızın hali içler acısıdır. Tezatlarla dolu Müslümanlıklarımıza sureten onay veren, kalben onay vermeyen gençlerin sayısı günden güne artmaktadır.

Öyle görünüyor, kariyerinin zirvesinde iken makam mansıb ve şöhreti bir kenâra atıp uzleti özleyen ve bu ferâgatte İhyâu Ulûmiddîn’i yazan Gazzâlileri doğuracak bir buhran dönemini yaşamaktayız. Sosyolojiyi ıskalayarak ferdi, seküler ve entelektüel çıkarımlara dayalı bir İslâmî davranış şekli maalesef cami cemaati yaftalaması ile evvela kaleye içten bir darbe vurmuştur. Özellikle Türkiye tecrübesinde Cumhuriyet sonrası mahrumiyetler sürecinde mütevâzî fedâkarlıklar, mukavemeti zor musibetler arasında, bugün bir entel yafta ile gözden düşürdüğümüz beğenmediğimiz cami cemaati sayesinde dindarlık ritüellerimizi koruyabildik.

Bir düşünce sistemi dışa hitap eden ritüelleri ile ayakta kalır. Bu ritüellerin -velev ki beğenmesek- dahi arkadan gelen nesillere bir somut fotoğraf olarak büyük katkıları vardır. “Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir.

Onların her kesiminde bir gurup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar. (Tevbe 9/122) ayet-i kerîmesi, toplumu bilinçlendirmesi gereken bir ilmi topluluğun zaruretini ortaya koymaktadır. Fakat bu topluluk, bugünkü manada anlaşılabilecek bir “sosyal cemaat”i mi formüle etmektedir, işte bu net değildir.

İslam’da ruhbanlığın olmadığı dini yaşamak ve anlatma görevinin şeriat temeline uyacak şekildeherkese belli şartlar çerçevesinde sunulduğu gerçektir. Fakat bu islamî eğitim alan herkesin bir şekilde dini söylem geliştireceği anlamına gelmez. Modern dünyanın iletişim araçlarındaki çeşitlilik sayesinde bugün referansları, dayanakları temelleri araştırılmaksızın geliştirilen popüler söylemler ne yazık ki İslam’ın ana fikri gibi sunulabilmektedir.

Bu noktada İslam adına oluşan oluşumların sosyolojik altyapılarının ne kadar İslami kökenlere göreayarlandığını hissetmek biraz da zamanla alakalı bir durumdur. Dinin yaşanan bir dindarlığa dönüşebilmesi kurumsallaşması ile paralellik arz eder.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra, ezansızlık vb. Türkiye’de dini hayatın yaşadığı buhranların her biri, uzun ızdırabların basamaklarını teşkil etmiştir. Bütün olumsuzluklara rağmen, manevi olarak düştüğü kuyudan çıkabilmeyi başarmıştır.

Adı konulmayan bir dinsizlik bütün dünyayı kasıp kavururken klişelerde kalan dindarlık ve İslam’ı temsil düşüncesinin depreme dayanıksız süslü bir binayı andırıyor olması üzücüdür. Artçı depremlere karşı mukavemet ettiğini sanan bu anlayış bir sonraki nesilde temel dini inançlara itirazların önünü açmıştır.

İşin can sıkıcı taraflarından biri de her dini söylem ve oluşumu terazide tartma özgürlüğüne sahip olduğunu düşünen bir elit tabakanın oluşmasıdır. Bu elit tabakalar hiçbir dini söylemi beğenmemekte, kendileri de amele ve ahlaka dayalı İslam’ın evrensel güzelliklerini yansıtacak bir pratiklik de ortaya koyamamaktadırlar.

Buna rağmen geniş bir dinleyici kitlesi okuyucu kitlesine sahip oldukları da doğrudur.

Ne var ki olumsuz örneklerine takılarak bugün bazen haklı olarak eleştirdiğiniz, belki de olmaması gerektiği zehabına kapıldığımız dini oluşumların, aslında bir şekilde sosyolojik bir gerçekliğe tekabülettiğini görmek gerekmektedir.

İslam tarihindeki fıkhî-itikâdi mezhepler, bugün anladığımız anlamda bir “cemaat” kavramına karşılık gelmekte midir? Asıl problem işte bu noktadadır. Yeterli dini eğitim almamış kişilerin sapla samanı karıştıracak gülünç yorumlarını dikkate almazsak, İslâmî kimliğiyle öne çıkan çoğu aydın ve entelektüelin ne sosyolojik realitelere ne de şeriat felsefesine mutabık olan temelsiz duruşları insanı üzmektedir.

Batıdaki cemaat oluşumu ile müslüman coğrafyadaki mezhep ve tasavvufi birliktelik ile meslekioluşumların tamamen benzerlik arz etmediği açıktır. Tasavvufi tarikatların modern dünyadaki cemaatlerle örtüşmediği, aynı çizgide devam eden tarikat cemaat birlikteliklerinin de hakiki anlamda bir müslüman kimliği sunmadığı ortadadır. Bu, erbabının kendi dini iç disiplinler dahilinde soğukkanlılıkla halletmesi gereken bir sorundur. Ne yazık ki bunu çözmesi gereken ulemâ da faydasız akademik kavgalarda enerjisini bitirmektedir.

 

Her şeye rağmen tarih, yapılan hatalar ile ihmal edilen doğrular arasında gidip gelen acı, fakat son derece faydalı anekdotlarla doludur. Umudumuz odur ki bizim hatalarımız gelecek nesillerin doğrularının bir aynası olsun. Dinin güncel boyutuna dair söylediklerimiz, dinin vahiy ve Sünnet temelini zedeleyecek aşırılıklardan kurtulmuş olsun. Bir akâid endişesine sahip olmayan, gayba iman fikrini kaybeden, hele hele meleklere inanmak gibi manevi bir alemin varlığından şüphe duyan Müslüman tasavvurunun seküler dinsiz bir uçuruma yuvarlandığını görmek insanı üzmektedir. Bu kadar dünyevileşen bir müslüman akla, çilelerle yoğrulmuş bu coğrafya tahammül edemez.

Bireysel hataların, yanlış bireylerden oluşan toplu hataların, İslam’ın organizasyon zaafları imiş gibi yansıtılma yanlışından dönülme Aslında sahih niyetlerle ortay çıkan İslâmî teşekkülleri yok saymak İslâm’ı sosyal hayatta görmek istemeyen art niyetli kimselerin geliştirdiği bir tuzaktan ibarettir.

Eleştirilerin hedefinde bulun Müslüman teşekküllere düşen ve varlığını öteki’nin günah endüstri üzerinden kurgulama zaafından kurtulup daha diri daha kültürel kucaklayıcı bir “biz” vurgusu yap olacaktır.

İslam medeniyeti bir cami medeniyetidir. Camiden uzaklaş medeniyetin sonu hüsrandır. Kakirliliğinde can çekişen Müslüm mahallenin, tekrar cami cemaat vaktidir. Cami cemaati ifadesind kasıt, özüne dönen, modernizm tortularından kurtulan, iyiye iyi, kötü diyebilen bilinçli Müslüman Bugün, cemaatleri beğenme cemaat kavramının nezahetine, mihrabtakini beğenmeyip sarık cübbeye dil uzatmak, gelir getir mesleğe dönüşmek üzeredir.

Ülkemizde cemaatler etrafında koparılan fırtınaların varacağı hedef aslında en üst seviyede bir dini organizasyon olan Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Devlet imkanlarıyla toplumu din konusunda aydınlatma ve din işlerini yürütme görevi tevdi edilen nevi şahsına münhasır bir kurum olan Diyanet, zaman zaman görülen vizyon yetersizlikleri, realiteden uzak günübirlik yaklaşımlara imza atma gibi eksiklikler bir tarafa, bu ülkede dini hayatın en üst seviyede taşıyıcısı ve temsilcisidir. Dini hayatın en belirgin yüzü olan cami görevlerini deruhte etme gibi hassas bir vazifeyi üstlenmiştir. Diğer yandan Diyânet, dini hassasiyetler ile oluşmuş irili ufaklı cemaatlerin alternatifi olmadığı gibi cemaatler de Diyanet’in alternatifi değildir. Diyanet’in fıtrî manevra alanını zorlayarak, geçmişte tekke ve dergahlar, günümüzde de kısmen ehl-i sünnet temeline dayanan cemaatler le devam ettirilen sosyolojik alanda at koşturmaya çalışması, beraberinde bir takım yapay uygulamalar getirmektedir.

Kendi kadrosunu siyasi gürültüler, toplumsal tepkilerden tecrid ederek, asli mecrâsında yani irşâd ve tebliğ sahasında dört başı mamur bireyler haline getirmek hedefini gerçekleştiren bir Diyânet’in, hem yerel hem de global bir dini referans haline geleceği muhakkaktır.

Popülist söylemlerle kuşatıcı vasfını yitiren bir Diyânet’i eleştirmek ile onun varlığını tartışmak farklı şeylerdir. Diyanet’in sosyal hayattan çekilmesi, sübjektif temelsiz din anlayışlarının toplumu bir postmodern kaosa sürüklemesi anlamına gelmektedir.

Bu kaos, varlığını aşırı selefi yorumla geçmişin yüceltilmesi şeklinde hissettirebileceği gibi her türlü yeniliğe başkaldırı olarak da temsil edilebilir. Modern bir dünyada sekülerleşen toplumların, başka bir deyimle mabedine küsen müminlerin başka sığınacak limanları yoktur.

Camiye gurbet yaşayan, cemâat olması beklenen fertlerin camide olmaması, mihrabı ve minberi işlevsiz kılmıştır. Camiye insanları niçin çağırdığı hakkında akıl yürütme melekesini daha elde edemeden kaybetmiş kadronun zaten dünya hakkında vizyon geliştirmesi imkansızdır.

Kürsüler artık heyecansız vaazlardan muzdaribtir. Mihrablar sabahında başka öğlesinde başka

akşamında başka tahkîk tertîl gürül gürül aşır seslerine hasrettir.

Entelektüel cemaat analizlerini profesyonel sosyologlara bırakıp târumâr olan ruh psikolojimizi tamir etmek için cami cemaati olma zamanıdır. Secde ile rehabilite olma zamanıdır.

Abdest suyunda şadırvan soğukluğunda arınma zamanıdır. Kıblesini bilmeyen evlere mabedi uzatma zamanıdır.

Bu yazı toplam 1308 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.