KARDEŞÇE SÖYLEMEK
Kardeş ülke Azerbaycan'dan gelen başörtüsü yasağıyla ilgili haber ve görüntüler, birçoğumuzda geçmişte yaşanan travmaların tekrarlanmasına neden oldu.
Okul kapısından çevrilen başörtülü öğrencinin annesine sarılarak ağlaması, cam kenarından dersi izlemeye çalışan öğrencilerin yürek burkan halleri, Karabağ Savaşı'nda eşi şehit olan annenin yasağa karşı isyanı, başörtüsüyle sınıfına giremeyen öğretmen ve onun arkasından gözü yaşlı öğrencilerin görüntüleri ilk bakışta ülkemizin yakın geçmişinden bir arşiv kaydı gibi görünse de bunların bugün Bakü'de yaşanıyor olması hepimizi derinden sarstı.
Azerbaycan Bakanlar Kurulu'nun eylül ayında aldığı bir kararla okul kıyafetiyle ilgili düzenlemeye "laiklik ilkesine" uymayan unsurları yasaklayan bir hüküm eklenmiş. Metinde "başörtüsü" ya da "hicap" kelimesi geçmese de uygulamada başörtülü öğrencilerin ve öğretmenlerin okullara girişleri bu şekilde yasaklanmış oldu.
Yasağın akabinde gerek televizyon ekranlarında gerekse sosyal medyada izlerken hicap duyduğumuz malum görüntüler, kamuoyumuzda haklı olarak büyük bir tepkiye neden olurken bazı eleştiriler ise ölçüyü hayli aşmıştı.
Bu acı tecrübeyi geçmişte yaşamış ve aynı yollardan geçmiş bir ülke olarak kardeş ülke Azerbaycan'a söyleyecek sözümüz mutlaka olacaktır ve olmalıdır da. Ama bu sözler kırmadan dökmeden, kardeşlik hukuku içerisinde yapıcı bir şekilde söylenmelidir. Tıpkı Yunus Emre'nin "Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz" dizelerinde olduğu gibi.
Türkiye'nin bu konuda söyleyecekleri, üst perdeden talimat veren bir idarecinin değil, yaralı bir yüreğin sözleri olmalıdır. Çünkü biz bu yasağı yalnızca yasalarda değil, insanlarımızın hayatlarında yaşadık. 28 Şubat sürecinde üniversite kapılarında bekletilen genç kızların yıkılan hayallerinde, "ikna odaları" denen o utanç verici odalarda yaşadık bu yasağı.
Başörtüsünün üzerine peruk takarak derse girmek zorunda bırakılanları, okuyabilmek için yurt dışına gidenleri, hiç gidemeyip hayallerini rafa kaldıranları, mesleğinden olan öğretmenleri, hâkim olamayan hukukçuları, başörtüsü nedeniyle kamuda çalışamayan nicelerini hiç unutmadık.
Başörtüsü yasağının açtığı yaraların kapanması onlarca yıl sürdü. Yasak, toplumun farklı kesimlerinin zamanla ortak bir vicdanda buluşmasıyla gündemden kalktı. Bugün başörtüsüne en sert karşı çıkmış siyasi geleneklerden isimlerin bile geçmişle yüzleşerek özür dilemesi, bu yaranın ne kadar derin olduğunu ve iyileşmenin ancak diyalogla mümkün olduğunu gösteriyor.
İşte bu yüzden Türkiye'den çıkan ses çok değerli. Ama bu ses, "biz sizden üstünüz" diyen bir ses değil; "biz bu acıyı yaşadık, sizin de yaşamanızı istemeyiz" diyen bir ses olduğunda değerli. Öğüt veren değil, hatırlatan; parmak sallayan değil, el uzatan bir ses.
Olayların sıcaklığı ile sosyal medyada yükselen dili hepimiz gördük. Bu dil bizim dilimiz değildi. Kimi siyasetçilerin ve önde gelen isimlerin gereksiz sert paylaşımları, "Azerbaycan asla kardeş olmadı" diyen, kardeş bir halkı başka ülkelerin "piyonu" ilan etmeye varan yorumlar sorunu çözmeye değil, iki kardeş ülkenin arasını açmaya hizmet eden provokatif çıkışlardı.
Ölçüsüz bir şekilde yapılan eleştiri ve tepkiler, Azerbaycan'da "egemenlik" ve "dış müdahale" meselesine dönüştü. Oysa ki kardeş ülke yetkilileri de Türk halkının başörtüsü hususundaki hassasiyetini anlayarak bu tepkileri bir şekilde absorbe edebilirlerdi. Tepkilerin, Azerbaycan'ın iç işlerine bir müdahale olarak değil, okul kapısındaki gözü yaşlı çocuğun meselesi olarak değerlendirilmesi daha isabetli olurdu.
Devletlerarası ilişkiler bir tıklamayla kurulmuyor ama bir tıklamayla zarar görebiliyor. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bağ, 1918'de Bakü'den 2020'de Karabağ'a uzanan ortak bir hafızaya, "iki devlet, tek millet" sözünün taşıdığı duyguya, enerji hatlarından savunmaya uzanan somut çıkarlara dayanıyor. Bu ilişkiyi korumak, o kız çocuklarına sırt çevirmek demek değil. Tam tersine, Türkiye'nin Bakü nezdinde dinlenen bir ses olarak kalması, o çocukların lehine yapılabilecek en güzel iştir.
Unutmayalım ki kapalı kapılar ardında kurulan sakin bir cümle, sosyal medyada kopartılan fırtınalardan çok daha fazla kapı aralayabilir. Popülist söylemler alkış toplar ama diplomasi gibi sonuç doğurmaz.
Son söz ise Can Azerbaycan'a: "İnsan, kardeşinin kötü olmasını istemez."


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.