1. YAZARLAR

  2. Nevzat Tarhan

  3. 5 harf bir dünya: Çocuk
Nevzat Tarhan

Nevzat Tarhan

Prof.Dr.
Yazarın Tüm Yazıları >

5 harf bir dünya: Çocuk

A+A-

 

1500’li yıllar… Yer İngiltere. Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanırdı. Bu esnada su o kadar kirli hâle gelirdi ki içinde bir şeyler kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki Banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın  (Don't throw the baby out with the bath water) deyimi buradan geliyor. Bugün olsa en önce en küçük bebek yıkanırdı o fıçıda sanırım. Çocukların toplumdaki anlamının 1500’lerden 2000’lere radikal değişimler yaşandı. Bu radikallik toplumu da çocuk konusunda farklılaşmaya götürdü. V çocuklar… Onların hisleri, düşünceleri, yaşadıkları… Onlar da değişti. Her çocuk içinde yaşadığı yüzyılın kaderini yaşıyor. Biz pamuklara sarıp sarmalasak bile. Bu dosya yalnızca bir çocuk dosyası değil. Yüzyılın içinde yalnız çocukların dosyası.

ÇOCUK VE GÖÇ

İnsanın nörodavranışsal gelişiminde 0-6 yaş arasındaki dönemin önemli. Bu dönemde çocuğun öğrendiği bilginin hayatının geri kalan kısmında öğreneceği bilgilerden daha fazla. Bu dönemde çocukta soyut kavramlar henüz gelişmemiş oluyor. Gerçeklik algısı 5-6 yaşlarında gelişmeye başlıyor. Bu dönemdeki bilgileri çocuk çok fazla sorgulamadan doğru bilgi gibi alıyor. Bu nedenle çocuk travmaya çok açık, hayır diyemiyor. Psikiyatri alanında çalışan biri olarak birçok hastalıkta çocukluk çağı travma ölçeği uyguluyoruz. Bu ölçekte araştırdığımız 5 ana alan var, bu alanlarda çoğu hastada travma ortaya çıkıyor. Fiziksel ihmal, fiziksel istismar, duygusal ihmali duygusal istismar ve cinsel istismar var. Duygusal ihmalde ebeveynler farkında değil. Mesafesiz terk ediş kavramı geliştirilmiş. Yani bir çocuk evde annesi var ama meşgul. Çocuğu sadece doyurduğu zaman ona karşı vazifeleri yerine getirdiğini sanıyor oysa o mesafesiz terk edişler yani göz temasının kurulamaması, çocukla fiziksel temasın kurulmaması, çocukla oynanmaması, o çocukta duygusal ihmal oluşturuyor. Duygusal ihmal olduğu zaman tıpkı protein, karbonhidrat yememiş gibi gıdasız kalmış gibi çocukta psikolojik olarak duygusal bir gıdasızlık ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda çocuk duygusal ihmale bağlı kimse bana değer vermiyor, sevmiyor şeklinde ruhsal bir yapı ortaya çıkıyor. İlerdeki birçok ruhsal hastalığa aday oluyor. Birçok mental hastalığı araştırdığımızda arka planda bunun yaşandığını görüyoruz. Göç durumundaki çocukları düşünün. Göç durumunda kıyamet gibi. Suriye’yi düşünelim. Türkiye’de 4,5 milyona yakın göçmen var. Bu kişilerin çocuklarını düşünün. Onlar mutsuz ve huzursuzken biz evimizde nasıl uyuyalım? Bu insani bir durum değil, bizim kültür ve inanç sistemimizde yeri olmayan bir durum. Bu nedenle biz 4,5 milyon kişiye yakın Suriyeli’ye kapımızı açtık. 5-6 yıldır ev sahipliği yapıyoruz. Toplum bunu tolore ediyor, devletin tolore etmesinden daha önemlisi toplumun tolore etmesi. Birkaç istisna hariç misafirperverlik yapabiliyoruz, uyum içerisinde birlikte çalışılabiliyor.

Göç gibi sosyal olaylardan en çok çocukların etkileniyor. En çok bedeli çocuklar ödüyor. Bu nedenle çocuklara özel davranmak onlara özel ortam sağlamak, özel imkan sağlamak daha da önemli hale geliyor. Çocuk söylenenleri değil yaşananları örnek alır. Çocuk en çok davranış diliyle öğreniyor. Bu dönemde yaşanan yalan söylemeler, hırsızlık olayları eşitli suç davranışlarının çoğunu çocuk doğal kabul etmeye başlıyor. Bu nedenle göç dönemindeki düzensizlik çocuğun gelişen ruhunda hastalıklara ve suç davranışları şeklinde ortaya çıkıyor” diye konuştu.

Afganistan’da El Kaide’nin çıktığı ortamın sosyopsikolojik nedenleri araştırıldığında Pakistan’a göç eden çocukların bilimsel eğitimden uzak tutulduklarını belirten Tarhan, “O dönemde Pakistan’a büyük bir göç yaşanıyor ve Pakistan’da o dönemde çocuklara din eğitimi vermek için okullar kuruluyor fakat okullar dünya gerçekliğinden kopuk okullar. Sadece dini bilgiler öğretiliyor derken radikal bilgiler öğretiliyor. Din bilimleri ile fen bilimleri aynı anda öğretilmiyor çocuklara sadece dini bilgiler öğretilirken çocuklar radikalleşiyor. Taliban hareketi böyle başlıyor. Bu nedenle Türkiye’deki göçmen çocukların içerisinde radikal hareketlerin çıkmaması için bu çocuklara doğru eğitim verilmesi lazım.

KAPİTALİZM VE ÇOCUK

PROF. DR. KEMAL SAYAR

1990'lı yıllardan itibaren öğrencilerin çoğunluğu yüksek öğrenim yapma nedeni olarak "daha çok para kazanma" yı göstermeye başlamıştır. Bunun yanı sıra çalışacağı alanda önemli bir isim olmayı istemek, diğer insanlara yardım etmek gibi amaçlar gittikçe az dile gelir olmuştur. Göze çarpan en önemli nokta ise, bu materyalist eğilimin arttığı yıllarda üniversite öğrencileri arasında depresyon, intihar girişimi ve diğerpsikolojik sorunların da belirgin bir şekilde arttığıdır.

Materyalizm yalnızca maddi kazançlara olan normalden fazla istek demek değil, aynı zamanda maddi kazançları ilişkilere tercih etmekdemektir.

Son zamanlarda duyulan ve terapi metoduymuş gibi addedilen bir yöntem vardır; alış veriş yapmak. Gerçekte alışveriş yapmak insanın kontrol mekanizmasını harekete geçiren bir eylemdir. Alıcı kendisinde gücü hisseder, kontrol ondadır. Bu sebeple reklamlar çoğu zamanizleyenlerin farkında olmadığı bu kontrol ve güç dürtüsü üzerine yapılmaktadır;

Ebeveyne düşen en önemli görevlerden biri çocuğa sorun çözümleri için dış etkenlerden çok içsel gücün, kabiliyetin, sorun çözme tekniklerinin kullanılması gerektiğini öğretmektir. Bunun için ebeveynler çocuğa duygularını anlamada ve kontrol etmede yardımcı olmalıdırlar. Çocuk bu sayede duyguları ve olumsuz durumlarla aktif olarak nasıl baş edebileceğini öğrenir.

İçsel motivasyon ve dışsal motivasyon ters orantılı kuvvetler değillerdir; aslında birinin varlığı diğerinin olmadığı anlamına gelmez. Ebeveyn ödüllendirme sistemini kullanırken sadece bu dış motivasyon öğelerinin iç motivasyonu bastıracak derecede öne geçmemesine dikkat etmelidir. Bu iki kuvvetin de uygun olduğu şekillerde kullanımı elbette ki çocuğun gelişimi için önemlidir.

Başkalarını sevebilme yeteneği ve bunun tam zıttı olarak başkalarını sevememe ya da sevip de bağlanmaktan korkma ya da bağlanıp dauzak durma durumu erken çocukluk döneminde çocuğun ebeveynleri, özellikle de annesi ile olan iletişiminde yatmaktadır. Bu bir başlangıç olduğu için, kişinin bütün sevme yeteneğini tek başına şekillendiren tabii ki sadece bir olgu olamaz. İlerleyen yıllarda yaşanan deneyimlerde sevebilme yeteneği üzerinde yön verici bir etkiye sahiptir. Bütün deneyimlerimiz beynimizin işleyişini etkiler. Ebeveynleri tarafından sevilen ve ebeveynleri ile güvenli bir bağ kurabilen çocuk, aslında beyninin sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi için ebeveynden destek alıyor demektir.

Ne olursa olsun, birey artık yetişkin olup da zihinsel açıdan belli bir olgunluğa geldiğinde farkındalık düzeyinin de aslında artmasıbeklenir ama bunlar arasında pozitif bir ilişki olmaya da bilir. Sonuçta hayat determinist bir şekilde, tek bir yoldan ibaret değildir. Pek çokseçenek vardır insanın önünde. Yeter ki birey o yollardan hangisini seçmek istediğine karar versin, verebilsin. İşte o zaman, yaşadığı ne olursa olsun, tecrübelerini yeniden anlamlandırdığında kendine, ilişkilerine ve dış dünyaya bakışı ve bağlanışı değişebilecek, olmak istediği gibi olabilecektir.

Ebeveyni memnun etmek ve onun endişesini azaltmak zorunda olduğunu hisseden çocuk gerçekte kim olduğunuve ne istediğini bilemezve kişilik gelişimini devam ettirmekte zorlanır. Ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken noktakendi yaralarını çocuklarıyla saramayacaklarıdır.

FETÖ’NÜN EN BÜYÜK KURBANI: ÇOCUKLAR

15 Temmuz kalkışmasından bu yana FETÖ’nün pek çok yapılanması, coğrafyamıza ve dünyaya verdiği zarar konuşuldu. Fakat tek bir konu pek dile getirilmedi. FETÖ başta olmak üzere teröre kurban verdiğimiz çocuklar.

 

Paralel Devlet Yapılanması içinde yetiştirilmiş ilk jenerasyon kendi vatandaşına silah doğrultup Gazi Meclis’i bombalayacak kadar robotlaştırılmıştı. FETÖ tam 40 yıl boyunca Anadolu çocuklarını eğitim, barınma vb bahanelerle yanına alıp sonra da robotlaştırdı.

 

Türkiye’nin zeki ve başarılı gençlerini yanlarına çekmek için her türlü tuzağı kurdular. 17 Aralık sürecinden sonra gördük ki onlardan ülkemize devşirdiler.

 

Her türlü yalanı, hileyi mübah sayarak şizofrenik rüyalarına inandırdılar. Okullara çalıntı sorularla giren, devlet belgelerini sızdıran, itikadı bozuk görünürde ‘imajı yüksek müslüman’ profili çizdiler.

 

Bir zamanlar FETÖ’ye çocuk teslim etmek maalesef ailelerin hoşuna gitti. Önce ders çalıştırdılar sonra iş buldular, evlendirdiler… Liste uzar, gider. Bu uzayan liste içinde çocuklarından en azından birinin sorumluluklarından kurtulduğunu düşünen aileler 15 Temmuz gecesi evlatlarını nasıl bir ihanet çemberinin içine attığını gördü.

 

FETÖ her alanda büyük zararları olan alçak bir terör örgütü. Fakat en büyük zararı çocuklarımıza verdi. Türkiye bundan belki yıllar sonra gerçek anlamda çocuk, aile ve toplum ilişkisini tartışırken FETÖ’nün verdiği zararı daha iyi okuyacak. Çocuklarla ilgili resmi bir üst kurulun ciddi anlamda politikalar üretmediği ülkemizde acil önlemler anılmazsa akıllı ve zeki çocuklar ‘kayıp nesil’ diye anlatılacak.

 

Çocukları reel ve sanal her türlü terör örgütünden, hain yapılanmadan, ahlaksızlıktan korumalıyız. Çocuklarımızın geleceği için projeler, yatırımlar yapılması için avaz avaz bağırmalıyız. Yoksa yarın çok geç olacak.

ABD BİZİM TÜRKİYE’DE İSTİSMARA UĞRAYAN ÇOCUKLARLA NEDEN İLGİLENİR?

Hatırlarsınız. Bir Saadet öğretmen vardı. Ayşe Özgün’ün köşe yazısı ile kendilerini tanıdığımız cesur Saadet öğretmen. 17 Mayıs 2014 tarihinde İzmir'in Menderes ilçesinde bir ilkokulda 6 çocuğun cinsel istismara uğradığı öne sürüldü. Olayı açığa çıkaran Saadet Öğretmen'i (Saadet Özkan) bu olaydan 3 yıl sonra ABD Türkiye Büyükelçiliği aradı. ABD Dış İşleri Bakanlığı Saadet Öğretmen'e ödül vermek istiyordu.

 

29 Mart 2017 tarihinde Saadet Öğretmen ödülünü ABD'nin yeni başkanı Trump'ın eşi Melania Trump'ın elinden aldı. [1] Törende ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Thomas Shannon da hazır bulunmuş ve Özkan’ı şu sözlerle tanıtmıştı: “Saadet öğretmen yetkililerden gelen baskılara, öteki öğretmenlerden gelen tehditlere karşın sesini kısmadı. Kendisi cesareti ve kararlılığı, adalet arayışı ve siyasi baskılara karşı direnişi nedeniyle bu ödüle layık görüldü.

 

Ödülün adı: "Uluslararası Kadınlar Cesaret Ödülü"ydü. 2007’de Dünya Kadınlar Günü’nde verilmek üzere Condoleezza Rice tarafından ihdas edilen bu ödül, kendi ülkelerinde, kadına şiddet, cinsiyet ayrımcılığı ve cinsel istismar gibi konularda “korkusuzca” mücadele gösteren kadınlara veriliyordu. Türkiye’den bu ödülü ilk olarak 2012’de CHP milletvekili Şafak Pavey almıştı. Ona da ödülünü, Obama’nın eşi ve Hillary Clinton birlikte vermişti. Bu arada Özkan'ın, “eğitimci ve cinsiyet eşitliği” dalında “cesur” bulunduğunu da ekleyelim.

 

2017’de Türkiye'yle birlikte "cesaret ödülü" verilen diğer ülkeler şöyleydi: Bangladeş, Botswana, Kolombiya, Kongo, Irak, Nijer, Yeni Gine, Peru, Sri Lanka, Suriye, Vietnam ve Yemen...

 

11 yıldan bu yana verilen ödüllerin hangi ülkelere gittiğine bakıldığında karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor: “Cesur kadınların” neredeyse tamamı Ortadoğu, Afrika, Asya ve Güney Amerika ülkelerinden seçilmiş. Afganistan, Irak gibi ülkeler özellikle öne çıkıyor. Bugüne kadar ödül alan 100 bayanın yaklaşık yarısı Müslüman. Batı Avrupa’dan sadece Fransa ödül almış görünüyor. Fransa adına ödül alan isim ise Fas asıllı bir Müslüman olan Latifa bin Ziyate. Bu tablodan da anlaşılıyor ki, “cesur kadın” olmanın bir coğrafyası var.

 

Türkiye’nin ne çocuk ne de aile profili Ayşe Arman’ın yazılarından ibaret değil. Fakat maalesef bir köşe yazarı çıkıp bir yazı yazıyor ve tüm Türkiye’de, her evde, her kapı arkasında böyle sapkın bir zihniyet var algısı yaygınlaşıyor. Anadolu’nun mayasında İslam var, ahlak var. Peygamber Efendimiz (sas) güzel ahlakı tamamlamak ve yaymak için bizlere gönderilmiş en güzel önder, rehber. Şimdi biz ahlakın temellerini yeniden atmak ve gerçek bir kahramanlık yapmak istiyorsak İslam’ın ilk tohumlarının atıldığı döneme, Kuran ve sünnet ışığında bize sunulan hayata bakmalıyız. Anadolu’da Hoca Ahmet Yesevi’ye, Bacıyan-ı Rum kadınlarına bakmalıyız. Batı eksenli düşünceler ahlakın ve toplumun inşasında ve ihyasında bize rehber olamaz. Yanlış yerde rehber ararsak ABD ve benzerlerinin ekmeğine daha çok yağ süreriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.