PİYASALAR

  • BIST 100102.5561.45%
  • ALTIN260.096-0.19%
  • DOLAR5.7110.46%
  • EURO6.369-0.14%
  • STERLİN7.101-0.15%
  1. HABERLER

  2. ÖZEL HABER

  3. Nezafetini yitirmiş insanlar çarpıcı hikayelerin, çapraşık öykülerin peşine düştüler
Nezafetini yitirmiş insanlar çarpıcı hikayelerin, çapraşık öykülerin peşine düştüler

Nezafetini yitirmiş insanlar çarpıcı hikayelerin, çapraşık öykülerin peşine düştüler

Betül Şatır… Yazar, anne, editör. Kelimeleri evlatlarından ayırmayan usta bir kalem.  Kısa bir süre önce yazdığı hikayeler ‘Kalbe Dokunan Hikayeler’ isimli kitabında bir araya geldi ve okuyucuyla buluştu. Biz aslında Betül Hanım ile kitabını konuşacaktık fakat söz yazmaktan başladı, dünyanın yazılmamış hikayesine kadar uzandı. Sonrası mı? Buyrunuz…

A+A-

Betül Hanım bize biraz kendinizden bahseder miydiniz? 

Kendimizden bahsetmek istediğimizde modern zamanların baskısıyla hep sahip olduklarımız gelir aklımıza. Aslında hiçbir şeyin sahibi olmadığımız gerçeğiyle bu soru cevapsız kalır. Herkesin bir yaşama hüneri var ve girift bir kaderle biçimleniyor. Razı olunan; razı olan bir insan olma yolundayız. Şu sıralar modern insanın dramına şahitlik etmeye yoğun bir şekilde güç sarf etmekle meşgulüm. Dört evladın emanetçisiyim. Bir işi bitirince bir diğerine koyulan iflah olmaz bir şekilde meşgul olmayı seven eylemlerimin teşebbüslerimin başından sonuna hayır dileyen bir insanım. Bir de yenice çıkmış kitabımın (Kalbe Dokunan Hikayeler/Diyanet İşleri Başkanlığı) sevinci heyecanı hem mahcubiyeti içindeyim. 

TESİRE AÇIK KALPLER 

Bir hikâye hala kalbe dokunabiliyor mu? 

Elbette dokunabilir ama hangi hikâye? Aslında yer yüzünde anlatılmayan hikâye neredeyse kalmadı. Hikâyeyi görmek yakalamak ayak bileğinden duyguyu kavramak o hikâyenin dokunaklı olup olmayacağını belirler. Tesire açık olan kalpler de önemli elbette. Eğer samimi insanın iddiası sadece insan kalabilmek olan insanın gürültüsüz öyküsü iyi bir şekilde şöhretin iptilaya dönüştüğü toplumlara aktarılabilenilerse neden kalbe dokunmasın?

Yaşadığımız şehirlerde kendimizi nereye bıraktık? 

Eskiden şehrin merkezinde camii bulunurdu bütün adresler camiinin sağından solundan önünden arkasından işaretlerle anlatılırdı. Bizler kutsalın himayesine huzuruna sığınırdık. Şimdilerde şehirlerin kalbinde yumruk gibi ur gibi AVM’ler peyda oldu. İnsan önce binaların kucağına bıraktı kendini. Evine kartondan ışıltılı çantalarla döndükçe ‘İşte mutluluk bu!’ dedi. Sonra Tanpınar’ın ‘uğultu değirmeni’ benzetmesine atıfla lüks arabaların davetkar billboardların görkemli binaların renkli geçişken akışkan ekranların karşısında pasifize olmaya talip oldu. Özgür olmak istedi köle oldu. Kalabalık olmak, sosyal olmak istedi tenhalaştı...

Bir kitabın koynunda uyuyakalmak varken radyasyon yayan aletlerin hıyanetine uykusunu feda etti... Bu değirmen kemiklerimizden ses getire getire öğütmeye devam ediyor bizi; ne var ki biz kafamızın içindeki gürültüden bu katliamın sesini duyamıyoruz.

YAZMAK ZEHRİMİ ALIYOR 

Sosyal medya bizi daha ne kadar sosyalleştirecek? 

Nasıl ilim ve malumat arasında ince fakat derin farklar varsa sanal mecraların sosyalleştirmeleriyle dostluk arasında ciddi yarıklar var. Bu yarıkların arasından hakikat; sesini ve samimiyetini sızdırmaya tüm gücüyle uğraşıyor... 

İnsan bu arkadaşlık kalabalığında tecessüs istifçiliği yapıyor. Dostluk dediğimiz sadra şifa duyguyu yaşayamıyor. Bu durumda istediği kadar sosyalleşsin ne yazar.

Yazmak sizin için ne ifade ediyor? 

Yazmak eylemi bazı zamanlar bırakmayı istediğim bir hal. Evdekilere pasta börek yaparak mini ve kısıtlı bir şöhretle hayata devam etmek istediğim oluyor. Vaktiyle yazmaya dair sadakatimi defalarca ortaya koymuş olmanın bedeli olarak bu sefer de yazmanın beni bırakmadığına şahit oluyorum. Yazmak yoksul bir duygu. Ama bu yoksunluk bu gariplik bu fakirlik hali bana çok onurlu geliyor. Yazmak zehrimi alıyor... 

Bakıyorum da yazmak varoluşsal bir yandan kesif bir tutkuya dönüşmüş. Kazıyamayacağım kadar üzerine yapışmış öyle ki tenimden derimden ayıramayacağım bir yandan da yaralarımı iyi eden bir eczaya dönüşmüş.

Dünyanın bir hikâyeye ihtiyacı var. O hikâyeyi kim yazacak?

Rollo May güzelliği hayreti hayranlığı zarafeti sanatsal olanı çocuksulukla ilişkilendirir. Masumiyet ahdine sadakatini yitirmemiş insanların hatırına dönüyor dünya. Onurlu ve soylu kalmayı başarmış insanlar dünyanın beklediği ihtiyaç duyduğu hikâyeyi yaşayacaklar. Bunlara tanıklık eden kalem erbabı da yazacak.

Nezafetini yitirmiş insanlar çarpıcı hikayelerin çapraşık öykülerin peşine düştüler. Kutsal olanın onaylamadığı, insan olmanın özüne duyulması elzem olan saygının hoş görmediği ne varsa onun hikayesi yazılıyor artık. Hayreti ve çocuksuluğu, hayranlık ve estetik melekesini kaybetmemiş insanlar için yazacak birkaç kişi kalacak elbette. Tertemiz kalpleri kanatlandıracak iyiliğin ilham verici gücünü yeryüzüne serpiştirecek kalemlerden çok var. Biz TDV ve KAGEM’de her perşembe kıymetli arkadaşlarla “İnsan ne için yazar” diyerek bu hikayelerin izini sürüyoruz... 

 

 

 

ANIN KAYDINI TUTMAK 

Birçok kimliğiniz, sorumluluğunuz var. Bunca telaşın içinde ‘Neden yazıyorum?’ diyor musunuz? 

Dört kuşak ninelerimden anneme ve annemden de bana uzanan öyküde müthiş bir üretme üreterek var olma gayretine rastlamışımdır. Ninem tarlada bahçede çalışmanın yanı sıra kıyafetlerini baş örtülerini kendisi dokurken anneannem ovada, ahırda ve evde inanılmaz zahmetlerle gündelik yaşamını inşa ediyordu. Onlara göre daha gelişmiş teknolojinin rahatlattığı zamanlara tesadüf eden yaşamında annem bugünün şartlarına göre oldukça yoğun bir iş yükü olmasına rağmen vaktinden arttırabiliyordu. Boş zamanlarında örgü ören, yetimlere elbise diken, işi olanların yardımına koşan evini hakikatin anlatıldığı sohbet ortamlarına açan anneme bakılırsa, insanın bir şeyler ortaya koyma macerası yaşadığı çağa göre değişiyor ama hiç bitmiyordu.  Benim de yaşadığım çağa elverişli türlü yoğunluklarım, vazifelerim var. Dört çocuktan ve gündelik işlerimden kalan zamanlarda -çocuklarımdan ve eşimden sonra diğer işleri kastederek aslında hangisi arta kalan zamanda oluyor bunu tartışabiliriz- yaptığım işler var. Yazmak bunlardan en iddialı, en afili olanı, en ağır basanı. Kendimi ifade etme ve yaşadığımı yordamlama biçimim. An’ın kaydını tutmak belki de. Aile fertlerimden sonra ilgiyi ve özeni hak eden tek eylem. Yazmak münzevi olmayı dayatıyor, benim asıl sorunum münzevi kalamamak neredeyse insansız bir an bile geçirememek...  Bu sorunumu da ayrı seviyorum. 

Yazmayı, okumayı, anmayı en sevdiğiniz sözcük nedir? 

Kadın, aile, çocuk, modern zamanların tatlı sıkıntıları, sosyal medyanın tahribatları, sosyolojik bağlamda yaşadığımız eklektik hadiseler üzerinde çokça çalışıyor okuyor anlatıyor gözlemliyor ve yazıyorum. İhtimam zarafet incelik kadim saadet hakikat çokça hakkına girdiğim kelimelerden. 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.