Ramazan’da Göçmen Olmak

Hüseyin Karaca

Fani alemde yollarda durmadan yürüyen bir göçmendir insan. İlahi bir Kün/ol hitabıyla topraktan anne babaya, oradan dünyaya, dünyadan tekrar toprağa, topraktan berzaha, berzahtan ahirete giden bir göç içindedir. Bu göçün kalitesi amel-i salih işlemek, maruf’u iyiliği emretmek, iyiliği emredenlerin önüne engel olmamak, kötülüğü çoğaltanlara engel olmaya çalışmaktır. Yaşamak “Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol” (Buhârî, Rikak 3) buyuran bir peygambere layık ümmet olarak bu dünyadan hoş bir seda bırakarak gitmek demek değil midir?

YOL ÇİLESİ

Sözlükte “Terk etmek, ayrılmak, ilgisini kesmek”, “Kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması”, “Bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” (DİA, Hicret, c.17. s.462) anlamına gelen hicret, hemen hemen her peygamberin nübüvvet hikâyesidir. Mekke müşriklerinin bir avuç Müslümana baskıları sonucunda, ilahi vahiy izniyle Peygamberimizle (S.A.V) beraber diğer Müslümanların Mekke’den Medine’ye yolculuğunun adı olan hicret, insanlık tarihinin kaderini değiştiren bir yol çilesidir. Peygamberin ümmetinin sahabeden tabiine, tebe-i tabiinden günümüze kadarki salih ve arif kimseler, adı soyadı vatanı coğrafyası farklı olsa da peygamberleri gibi hicret ve göçe zorlanmışlarıdır.

İSLAM’IN GÜZELLİĞİ

Dünyanın pek çok bölgesinin özellikle uzak doğu ülkelerinin Müslüman derviş tüccarlar tarafından İslam’la tanışması, Mekke’den Medine’ye göç eden bir peygamberin ümmetinin bu göçü ne kadar önemsediğinin bir göstergesiydi. Eğitim, sağlık, kültür alanlarındaki geri kalmışlık, zulüm, işkence ve baskılar sonucunda göçe mecbur edilenler yanında sırf İslam’ın güzelliklerini insanlığa anlatmak niyetiyle yerini yurdunu rahatını terk ederek başka diyarlara göç edip giden kâmil arifler sayesinde dünya İslam’ın güzellikleriyle tanışmıştır. Hicreti normal bir göçten ayıran unsur, salih bir niyetle irade ve amaç ortaya koyarak yola koyulmaktır. “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resulünün (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resul’üne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1) ve “Muhâcir, Allah’ın yasakladığı kötülük ve günahları terkeden kimsedir” (Buhârî, “Îmân”, 4) hadis-i şeriflerine kulak veren hakiki müminler, hicreti adeta hayatın her anını kuşatan bir seyr- ü sülûk seferi olarak değerlendirmişlerdir.

SIRATI MÜSTAKİM

Muhacir, Mekke’den Medine’ye, batıldan hakka, fesattan ıslaha, yıkımdan imara yolculuk yapan kişidir. Cennetten dünyaya bir göç ile başlayan hicret, menzile varmaktan ziyade yolda olmak, yolun çilesine katlanmak kararlığıdır. Sıratı müstakim vurgusu işte bundandır. Kur’ân-ı Kerîm’de muhacirlerin yerinde kalanlara üstünlüğünü ifade eden ayetler, Hz. Peygamberin (S.A.V) muhacirleri maddi manevi her türlü protokolde önde tutması, koşmanın yürümekten, yürümenin miskin miskin oturmaktan daha makbul olduğunu bize hatırlatmaktadır. Muhacir, batıldan hakka kaçabilme iradesini ortaya koyarak harekete geçen kimse demektir. Sadece söylemleriyle değil bedeninde izi kalmış çile ve ıstıraplarıyla da katre katre temsil ettiği bir uhrevi davanın adamıdır. Sevr mağarasında peygamberler sultanına arkadaşlık eden Sıddık olan Ebubekir’dir. Bu kutsi yolculukta iki yoldaşa türlü türlü riskleri göze alarak azık temin eden Sıddîk kızı Esmâ fedakarlığıdır. Hicret, kavmi tarafından ateşte yakılma imtihanına tabi tutulan “Ben rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum” diyen (el-Ankebût 29/26) Hz. İbrâhim’in; Hz. İbrâhim’le beraber Filistin’e kadar hicret eden peygamberlik görevini yaparken kavminin azgınlık ve ahlâksızlıkları karşısında Cenâb-ı Hak’tan aldığı emirle bir gece vakti inananlarla birlikte yurdundan çıkan Hz. Lût’un; kavmi tarafından sürgün tehdidine maruz kalan Hz. Şuayb’ın (el-A‘râf 7/88) öyküsüdür. Hicret konusunda Peygamberler içinde hayatı tamamen bir göç ve hicret sahnesi olan Hz. Mûsâ ayrıca anılmalıdır. Bilindiği üzere Hz. Musa, Allah’ın emriyle geceleyin kavmini Mısır’dan yola çıkarmış, peşlerine düşen Firavun ve ordusu ise denizde boğulmuştur. (Yûnus 10/90)

MÜSLÜMAN MÜLTECİLER

Modern dünyada gelişmiş ülkelerin kapısında bekleyen mazlum Müslüman göçmen ve mülteci fotoğrafları, Musa ’sız kalan kafilelerin fotoğrafıdır. Zira ilahi vahiy ve sünnet-i seniyye süzgecinden geçmeyen bir hayat tarzıyla yola çıkan her topluluk yolda kalmaya mahkumdur. İslam dünyasının yollara düşmüş sefalet resminde, harici unsurlar yanında bireysel ve toplumsal olarak, vahiy ve nebevi öğretilere gerek duymama kibrinin de rolü vardır. Hakla batılın asırlardır süren kavgası “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz, doğru yolda hidayette olduğunuz müddetçe, doğru yoldan sapan kimseler size asla zarar veremez.” (Maide 5/105) ayetinin anlaşılıp anlaşılamamasına bağlı olarak sürmüştür. İnsanlık tarihi boyunca Müslüman mahallede gerçekleşen zulüm ve ihmallere bağlı olarak gelen felaketler müminlerin dıştan hücum eden batıla karşı direncini kırmıştır. Sebepsiz iç kargaşalarla kendi ayakları üzerinde durma becerisini çoktan kaybetmiş, izzetini bir türlü inşa edemeyen İslam aleminin fertleri, gelişmiş ülkelerin dilencisi durumundadırlar.

MAĞDURİYETİN TESELLİSİ

Yaşamını uyuşturucu, silah kaçakçılığı vb. birçok suç ve günah şebekesinin bilinçli üyesi olarak sürdüren cani kimseler istisna edilirse, dünyada göçe zorlanan halkların çoğu mazlum fakir mağdur bilinçli Müslüman nüfuslardır. Dünya farklı zaman dilimlerinde savaşlar, felaketler, zulümlerle coğrafyalarında farklı bir nüfus dalgalanmasına maruz kalmıştır. Müslümanlar bu göçmen dalgalarında belki de ilk mağdur safında yer almaktadırlar. Yirminci yüzyılın başlarında “Yıllar geçiyor ki yâ Muhammed/ Aylar bize hep muharrem oldu. Akşam ne güneşli bir geceydi/Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu” diyen Akif haklıdır. Değişen bir şey yoktur. Müslümanlara yapılan zulümler, dünyanın gözü önünde zalimlerin kahkahası eşliğinde işlenmektedir. Göçmenlerin sofrasında katık olarak geçmişin muhasebesi, geleceğin planı yerine, zulmün hatıraları, mağduriyetlerin tesellisi vardır artık. TRAJEDİ Dünya hızla vatansızlar yurtsuzlar yığınına dönüşmektedir. Belli bir ırk millet nüfus tasnifine girmeyecek kadar kozmolopolit yapıdaki kentlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bir toprak ülküsüne sahip olmayan, toprağa aidiyet duygusu kalmayan beynelmilel serseri nesiller yetişmektedir. Bu tanımdan bilinçli Müslüman göçmenleri istisna etmeliyiz. Zira pek çok Müslüman ülkesindeki çektiği sıkıntılar sebebiyle göçe zorlanmaktadır. Müslüman olsun olmasın göçmenlerin trajedisi, emperyalizmin gölgesinde milli servetlerine el konulmuş, hazinelerinin üzerinde fakir bırakılmış mazlum halkların yaşama tutunma trajedisidir. Kâh güneyden kuzeye, kâh Doğudan Batıya, Amerika ve Avrupa’ya doğru bilinmez meçhul bir yolculukta, bazen okyanus sularında, bazen Akdeniz ve Ege’de batan ya da batırılan göçmen kayıklarının serüveni, aslında milyonlarca yıldır devam eden yeryüzünün bilinen bir serüvenidir. Göçmen demek, sınırlarda insan kaçakçılarının oyuncağı haline gelmiş, renkleri ırkları dinleri farklı, fakat hicranları ve mağduriyetleri aynı, doğup büyüdükleri yerlerde yabancı olarak görülen, kariyerleri hayalleri şiirleri gelecekleri çalınan Asya ve Orta Doğu’nun mazlum insanlarının, Meriç Nehri’nden Avrupa’ya akışı da demektir. Bu nehirde geride bıraktıklarının hasreti, bilinmez bir meçhule doğru gidişin sembolü bir kavimler göçünün esrarı da saklıdır. Yaşlı Avrupa bu beklenmedik göç karşısında endişelenmiş fakat endişesinin sonuçlarını göremeden virüs akımının tam ortasında kalmıştır.

AVRUPA’NIN KAPILARI

Uhuvvet reflekslerini fani üç kuruşluk dünyevi menfaate feda eden günümüzdeki bazı Müslümanlar, mazlum ve mağdur göçmenlerin halini anlamış görünseler bile aslında anlamış numarası yapmaktadırlar. Modern dünyanın medya algısı, zengini fakir, zalimi mazlum, mazlumu zalim gibi gösterebilmektedir. Göçmenin iftar sofrasındaki çile menüsü tarih boyunca hiçbir zaman değişmemiştir. Göçmenlerin hikayesini, İslam dünyasında maddi manevi bir ahlaki kemalat örneği olan kimselerin istatistiği olarak da okumakta fayda vardır. İslam dünyasının savaş ve zulümden kaçarak yollara düşmüş mağdur ve mazlum kişileri, medrese ve tekkenin en güzide gülleri, Avrupa’nın kapılarında hayat-memat mücadelesi vermektedirler. Vatanında kürsüde binlerce kişiye yol gösteren mürşitler, Batı ülkelerinde geda olmakta, alalede adi işlerde geçim derdi mücadelesi vermektedirler.

İNSANLIK TARİHİ

21’nci yüzyıl teknolojik ve bilimsel başarılarına rağmen, İmam Gazalileri, İmam Rabbanileri, Abdulkadir Geylanileri akademi kürsülerinde anlata anlata bitiremeyen; evliyâyı kendine kariyer basamağı yapan; kapı komşusu mazlumun mazlumiyetini görmezden gelen, semtindeki Cüneyd-i Bağdadilerin mağduriyetinden keyif alan; Ebu Hanifeleri metheden, fakat Ebu Yusuf ve İmamı Muhammedlere tahammülü olmayan; Gazalileri alkışlayan fakat Gazali yetiştiren Cüveyni’leri doğmadan hiçliğe mahkum eden, sofrasını fakir fukaraya açmayı aklına getirmeyen, bencil mürai bir yüzyıl olarak tarih sahnesinde yer alacaktır. İnsanlık tarihi bilginin peşinde koşanlarla, bilginin peşinde koşanları kovalayanların tarihidir. Sadece ekranlarda bir haber ayrıntısı olarak hayatımızda yer alan binlerce göçmenin kaderi, bu dünyada gerçek anlamıyla asla yazılamayacaktır. Göçmen şiirinin beytü’l-kasidi baki alemde yazılacak, mülteci senaryosunun gerçek finali ahirette görülecektir. Bu mübarek aylarda yürüyerek, koşarak ya da bir mecburiyete demir atarak yaşayan göçmenlere karşı bakış açımızın, ahirette karşımıza çıkacak muhasebe defterlerimizin muhtevasını belirleyeceğini hatırdan çıkarmamalı, kardeşlik hukukumuz gereği onlara yardım etmenin Müslümanlık gereği olduğunu asla unutmamalıyız.