Maarif Vekâleti'nin 1924 yılında düzenlediği sınavda başarılı olarak Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi almak için devlet bursu almaya hak kazanan Necip Fazıl’ın Paris’e gitmek üzere İstanbul’dan vapura bindiğinde yaptığı ilk iş, başındaki fesi çıkarıp denize atmak olur. Genç Necip’in denize attığı alelade bir fes miydi yoksa kendi medeniyetinden kopuşunun sembolik olarak ilanı mıydı?
Batı hayranlığı, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren münevverlerimizin içine düştüğü talihsiz bir hevesti. Maddeciliği ve sekülerizmi kutsallaştıran, özü bozuk bir medeniyete hayran olup örnek almak ne büyük bir gafletti; hem de binlerce yıllık bir geçmişe sahip dünyanın en kadim milletinin evlatları için.
Sapkınlık ve inançsızlık bataklığı içinde bulunan Batı dünyasının rol model olarak dayatılması, insanımızın ahlaki değerlerini yozlaştırıyordu. Batı, topla tüfekle başaramadığını kültür transferi ile gerçekleştirmişti. Bu süreçte türeyen köksüz aydın sınıfın tek derdi ise toplumu kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştırmaktı.
“Bir mısrası bir millete şeref vermeye yetecek şair” diyerek övülen Necip Fazıl bile mensubu olduğu medeniyet anlayışından uzaklaşıyordu. Yönünü kaybeden, mecrasını bulamayan Fazıl bunalımdan bunalıma sürükleniyordu. Necip Fazıl, "Babıali" adlı kitabında yaşadığı süreci şu şekilde anlatıyordu: "Bütün bir mevsim, Paris’te gündüz ışığını görmedim. Paris’te gündüz nasıldır; haberim olmadı. Gün doğarken yatıyor, gecenin başlangıcında da hafakanlarla yatağımdan fırlayıp kulübe koşuyordum."
Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı devamsızlık nedeniyle bursu kesilen Necip Fazıl, yurda dönmek zorunda kalırken İstanbul’da da Paris’te olduğu gibi savrulmaya devam edecekti; ta ki Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile buluşana kadar.
Bu büyük buluşmayı “Bana, yakan gözlerle bir kerecik baktınız; Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!” mısraları ile yazıya döken üstat, yıllardır aradığı soruların cevabını bulmuş ve “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum!” diyerek çilelerle dolu olacak büyük mücadelesini başlatacaktı.
Artık bütün meselesi, İslamiyet’e hizmet etmekti. Bu amaçla çıkardığı Büyük Doğu dergisi ile köklerinden kopartılmaya çalışılan milletimize hakikatleri anlatıyor ve Batı’nın sapkın kültür ve ahlakını yaymaya çalışan taklitçilerle mücadele ediyordu.
Bu mücadelesinde gençliğe çok büyük bir önem atfeden üstat, “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuurunda bir gençlik ve “Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım!” cevabını verecek gençleri arıyordu. Bu uğurda yurdun dört bir yanında ve Almanya’da konferanslar veren Necip Fazıl, Büyük Doğu Gençliği’nin oluşması için sarf ettiği çabayı “Buzdağını nefesimizle üfleyerek erittik!” şeklinde anlatacaktı.
İnandığı yolda önüne çıkan herkesle edebî ve fikrî münazaraya girmekten çekinmeyen üstat, üstün ve kıvrak zekâsıyla rakiplerine karşı bariz bir üstünlük kuruyordu. Karşısında perişan olmak istemeyen niceleri ise köşe bucak kaçıyordu üstattan.
Basına talimat verilip Allah ve ahlaktan bahsetmenin yasak olduğunu bildirirken o, dergisini “Allah’a ve Peygamber’e itaat etmeyene itaat edilmez!” manşetiyle çıkarıyordu. Tek parti iktidarının baskıcı politikalarına ve laiklik adı altında yürütülen kültürel tasfiyeyi ağır şekilde eleştiren birçok yazı kaleme alması neticesinde beklenen gerçekleşiyor; Büyük Doğu dergisi kapatılırken üstat ise cezaevine gönderiliyordu.
1943 yılında başlayan mahkemeleri ve dergisinin kapatılma süreçleri ömrünün sonuna kadar devam edecekti. Lakin o, hakkı haykırmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyecek ve hayalini kurduğu altın neslin maya tutması için uğraşacaktı. Bu uğurda yargılandığı sayısız dava nedeniyle 4 yıla yakın bir süreyi hapiste geçiren üstat, bir buçuk yıl kesinleşmiş hapis cezasıyla bu dünyadaki çilesini tamamlayacaktı.
Bir ömrün kömürden elmasa dönüşümünün şifresi şu mısralarda gizli olsa gerek: "Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Biricik meselem, sonsuza varmak..."
O, sonsuza vardı. Geride bıraktıkları ise hâlâ konuşuyor.