Dünyanın dört bir yanında bitmek bilmeyen savaşlar, sıradanlaşan füze ve dron saldırıları, derinleşen enerji krizleri ve büyük güçlerin uluslararası hukuku hiçe sayan başına buyruk politikaları, pek çok devleti savunma paradigmasını yeniden gözden geçirmeye zorluyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto kıskacında işlevsizleşmesi, NATO’da ABD hegemonyasının belirleyici hâle gelmesi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi gibi çok üyeli yapıların kriz anlarında bildiri yayımlamanın ötesine geçememesi, daha dar kapsamlı ama işlevsel savunma ittifaklarına duyulan ihtiyacı her geçen gün büyütüyor.
İsrail denilen eli kanlı terör örgütünün Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım, Lübnan’dan Suriye’ye, İran’dan Katar’a uzanan gayrimeşru saldırıları, bu saldırıların cezasız bırakılarak İsrail’e arka çıkılması büyük bir güvenlik endişesine yol açtı. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşla tırmanan gerilim ise bölge devletlerine ne denli savunmasız olduklarını açıkça gösterdi ve onları yeni ittifak arayışlarına yöneltti.
İşte bu minvalde, 7 Ağustos 2026 Cuma günü Mekke’deki Safa Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeyi NATO’nun 5. maddesine benzer bir kolektif savunma yükümlülüğü altında birleştiriyor. Herhangi bir saldırganlık eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlayan anlaşma, üç devletten herhangi birine yönelik bir silahlı saldırının, hepsine yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngörüyor. Bunun yanı sıra savunma sanayiinde ve askerî alanda iş birliğinin tüm boyutlarıyla geliştirilmesini de kapsıyor.
Anlaşmanın tarafı olan üç ülkenin birbirini tamamlayan kapasitesi dikkat çekici. Suudi Arabistan, dinî ve siyasi ağırlığı, enerji kaynakları, finansman gücü ve Körfez’deki jeopolitik konumu ile öne çıkıyor. Pakistan, İslam dünyasının tek nükleer gücü olmasının getirdiği stratejik caydırıcılığı ve yaklaşık 250 milyonluk nüfusunun sağladığı insan kaynağını masaya koyuyor. Türkiye ise NATO’nun en büyük ikinci ordusu olmanın yanı sıra sahada sınanmış operasyonel tecrübesi, insansız hava araçları ve savunma elektroniğindeki birikimi, Akdeniz, Karadeniz ve Avrupa’ya açılan coğrafi konumu ile ittifakın kilit taşı durumunda.
Mekke Anlaşması, kolektif caydırıcılığın bölgeselleştirilmesi yönünde atılmış tarihî bir adımdır. Bölge devletlerinin güvenliklerini ABD gibi tek bir dış güce emanet etmek yerine kendi kapasitelerini birleştirme iradesi, Orta Doğu ve dünya için yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Mısır, Katar ve Bangladeş gibi ülkelerin pakta katılımının gündemde olması da yapının genişleme potansiyelini gösteriyor.
İstanbul’dan Mekke’ye, Mekke’den İslamabad’a uzanan bu hat, yalnızca bir güvenlik hattı değil; ortak tarihin, ortak inancın ve zor zamanlarda birbirinin yanında durmuş milletlerin iradesinin bir yansımasıdır. Kurtuluş Savaşı’nda Hint Alt Kıtası Müslümanlarının Anadolu’ya uzattığı yardım eli, bu kardeşliğin en somut göstergesidir.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler yalnızca devletler arası çıkarlara değil, köklü kardeşlik ve dayanışma bağlarına dayanıyor. Bu açıdan Mekke Anlaşması, tarihî bir sorumluluğun günümüzdeki stratejik karşılığıdır.
Üç ülke liderinin imzaladığı anlaşma, tarihî bir niteliğe sahip olmasına rağmen tek başına kalıcı bir ittifak anlamına gelmez. Geçmişteki benzer örnekler, yalnızca geçici tehditlere dayanan askerî düzenlemelerin uzun ömürlü olmasının zor olduğunu göstermiştir. Bu yüzden Mekke Anlaşması, üç imzacı devletin birbirinin savunmasını üstlenme taahhüdü ve savunma sanayii iş birliğiyle sınırlı kalmamalıdır. Bir yandan anlaşmaya taraf devletlerin sayısı hızla artırılmalı, öte yandan iş birliği ekonomi, ticaret, hukuk ve eğitim başta olmak üzere tüm alanlara yayılmalıdır. Zira kalıcı güvenlik yalnızca silahla değil; birbirine bağlanmış ekonomilerle, uyumlaştırılmış hukuk düzenleriyle ve birlikte yetişmiş nesillerle inşa edilir.