KENDİNİ BİLEREK KENDİNE GELMEK

Hüseyin Karaca

Bize “isabet” eden musibetler, olup bitenlere anlam vermeye çalışırken kendimizle yüzleşmeye vesile olabilir. Yangınlar seller göçler ve zulümlerle çalkalanan müslüman coğrafyaların durumu, hem toplumsal düzeyde hem de bireysel düzeyde bir muhasebeyi kaçınılmaz kılmaktadır.

Felaketler karşısında çaresiz oturmak ne kadar abes bir iş ise, söz konusu felaketleri determinist sebep sonuçlara indirgeyip kaza ve kader inancını göz ardı etmek de bir o kadar abestir. Karşılaştığı sorunlar ne olursa olsun müslüman birey, kendini kendi yapan asıl prensipleri bilerek, özüne dönerek kendine gelmek zorundadır.

“Kendine gelmek”, “kendini bilme”nin bir sonucudur denilebilir. Kendini bilenler ancak kendine gelmenin değerini bilebilirler. 

Bilinecek “kendi” nedir? Herkese göre “kendi” tanımları değişebilir. Hiçbir mukaddesata saygı duymayan, helal haram hassasiyeti taşımayan, aklına eseni yapan, heva hevesin şeytanın oyuncağı olmuş, narsizmden beslenen bir benlik, “kendi” kategorisinde sayılabilir mi?
 

“Bilmek” hangi bilmektir? Öncesinde malumat olmadan sıfırdan öğrenmek mi, unutulanı hatırlamak mı; yoksa zaten “biliniyor olanı” yakîni derecede tanımak mı? 

Surette şekilde imajda dindar, sirette davranışta ahlak ve muamelatta insanlık dışı eylemlere imza atan kimsenin “kendi” terasizi ne kadar âdildir? 

Subjektif göreceli kendi/benlik anlayışından, bazen firavun çıkabilir: “Firavun, ben sizin en yüce Rabbinizim! demişti”. (Naziat 79/24)

Bazen “bana göre” ifadesi, Musa ve Harun’a rağmen, buzağı yaparak Musa’nın kavmini tevhidden döndürüp buzağıya taptıran Samiri isyanı olabilir: “ Ben, onların görmediklerini gördüm. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi.” (Taha 20/96)

Kendini bilmek, asgari düzeyde Allah’ın emir ve yasakları karşısında duyarlı olmak, farzları yapıp haramlardan kaçınmak, kısacası Kuran ve sünneti hakem tayin ederek yaşayabilmek erdemi demek: “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzab 33/35)
Hadis olarak rivayet edilen “nefsini/kendini bilen Rabbini bilir” sözü, kendini bilerek kendine gelmenin önemli bir metodolojisidir.  

“Varlığımızın delil ve belgelerini onlara hem dış dünyada (âfâk) ve hem de kendi içlerinde/nefislerinde (enfüs) göstereceğiz. (Fussılet 4/53) ayetine göre kendini bilmek, Alîm olan Cenab-ı Hakkı tanıyarak mümkündür. Demek âlim, bu âfâkî hem enfüsî esrarın farkına varan kişidir: “Allah'dan, kulları içinde, ancak bilenler/âlimler korkar (haşyet). ” (Fatır 35/28)  

Kendini bilmek, insanın üstlendiği hilafet ve emanet sorumluluğunu, Hakka kulluk Efendimiz’e (s.a.v) ümmet olma şuurunu tazelemek demek. “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab 33/72) 
Sayıları binlerle ifade dilen peygamberlerin insana bu büyük misyonu hatırlattıkları unutulmamalıdır. 

Kendine gelmek, seni sende var eden, sana ben benliği vererek irade ve özgürlük sınırları çerçevesinde özgürce hayra anahtar şerre kilit olma özelliği bahşeden Allah’a teşekkür bilinciyle yaşamayı gerektirir.
Yapılan hatalara karşı af dileyerek tevbe etmek, yanlışı telafi eden bir inşadır. Bu açıdan kendi günahının farkındalığı içinde tevbe heyecanını diri tutmak kendini bilerek kendine gelmenin önemli bir merdiveni sayılabilir. Bir günahla devrilip gitmemek, istiğfar dilekçesiyle yıkıldığı yerden yeniden kalkmak için Hak Teâlâdan güç kuvvet vermesini rica etmek ne büyük bir motivasyondur! 

Kendini bilmek, sevaplarına güvenmek şımarıklığına düşmemek, yaptığı iyilikleri başa kakarak heba etmemektir. “İyilik yap denize et balık bilmezse Hâlık bilir” deyişinde karşılığını bulan özverili fedakar zaman dilimlerinin sayısını çoğaltmaktır.

Kendine gelmek, cümle alemin kusurlarını ifşa edip de kendi gaflet bataklığını unutanlardan olmamaktır: “Kendi ayıplarını, kusurlarını düşünen, başkalarının ayıplarını araştırmayan kimselere müjdeler olsun” (Taberani) “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez.” (Maide 5/105)
Kendini bilmek, aslında kadim felsefi geleneklerde de var olan, daha çok bireysel yönü ağır basan klişe sloganlardan biridir. İslam’da “kendini bilmek”, fildişi kulelerde kişisel gelişim seanslarında narsist söylemlerle bencil bir dünyanın temellerini atan değil, insanlığın yararına eyleme/amel-i salihe dönüşen toplumsal bir olgudur. “İnciten” değil aynı zamanda “incinmeyen” arif bilinci, kendini bilmenin ötekine saygıyı doğurduğunun da ispatıdır.
Kendine gelmek, elest bezminde verilen söze sadık kalmak.. Dünya gurbetinde aslını/cenneti özleyen insanın öze dönüş gayreti..

Özün niteliği, aslın mahiyeti bilinmeden, özü ve aslı özlemenin değeri yoktur.
Modern dünyada neyin “asıl” neyin “teferruat” olduğu maalesef küreselleşen dünyanın günübirlik reflekslerine göre belirlenmektedir. Moda sadece giyim kuşamda değil, düşünmenin sinir uçlarında da hayatımıza müdahil olmaktadır. Müslüman ya da müslüman olmayan çoğu kimse global bir sürü mantığı ile hareket etmekte, referansı olmayan ortak iradesiz davranışlar sergileyerek bir meçhule doğru sürüklenmekte.

İtikad ve inanç bağlamında bir “öz”e ve “asl”a vakıf olmayan bireyler, kendilerine dayatılan her günübirlik anlayışı kabullenebilmekte, bu aslı astarı olmayan çürük söylemler üzerine büyük laflar projeler bina edebilmektedirler. 
Cami medrese ve tekke gibi müeseseler, neyin “asıl” neyin “teferruat” olduğuna dair epistemolojik bir bilgi sunarak toplumun manevi bilinç dünyasının inşa etmekle sorumludur. Bu üç müessesenin atıl ve işlevsiz kalması durumunda -üstelik global çapta deizm vb istenmeyen hazırlıksız yakalanılan olumsuz rüzgarların estiği bir ortamda- kendine gelmek, referansı belli olmayan her türlü kapıya sığınmak anlamı taşıyabilir. Bilinçli ya da bilinçsizce, cami medrese ve tekkenin topluma olan olumlu etkisinin kırılması, zaten sığınacak bir yeri kalmayan modern insanı boşluktan, kaostan medet umar hale getirmiştir. Dinin temel referanslarının, inanç amel ahlak boyutunda bütün toplumda bir ilim seferberliği halinde yeniden hayatımıza girmesi zaruridir. 

Kendine gelmek, kaybettiğinin farkında olmayı da gerektirir. Yitirilmiş bir mutluluğun varlığını kabul etmek,  elde edilecek yeni mutlulukların kalitesini de belirler. 

Kaybedilen şey her zaman iyi midir; ya da bulunan şey, her daim makbul müdür? 

Kendine gelmek, bir silik renksiz “biz” dünyasında “ben”in kaybolup gitmesine razı olmamak demektir. Nefis mertebelerinin sadece kötülüğü emreden “emmâre”den ibaret olmadığının, kişisel kemâl yolculuğu olan seyr ü sülükte levvâme, mülhime, mutmainne, razıyye, merdıyye ve kamile (sâfiye) mertebelerinin de olduğunu kavramak demektir. Bu mertebeleri geçen kişilerin insanlığın yararına sâlih ameller projeler üreteceği malumdur. 
Kendine gelmek, bizi kendimizden uzaklaştıran, bilincimizi kaybettiren sebeplere dönmemeyi gerektirir. Efendimiz (s.a.v) “Allah kendisini küfür/inançsızlık/nankörlük/gaflet bataklığından kurtardıktan sonra tekrar eski gaflet haline dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli gören kimsenin gerçek manada imanın tadını tadacağını” (Buhârî, Îmân 9,14) bildirmiştir.

Kendini haddini bilerek kendine gelmek, sadece bireysel dindarlık performansımızı geliştirip ileriye taşımak değil, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim 66/6) ayetinin gereğini yaparak sorumlu olduğumuz çevrenin iyiliğini kurtuluşunu arzulamak, bu uğurda adım atmak demektir. Sabah namazına kalkmayan aile bireyleri için üzülmek, gözyaşı dökmek, yanlış yollarda hayatını heder eden kişiler için dua etmek, aile sofrasına helal lokma getirmek, çevre temizliğine önem vermek, kul hakkına riayet etmek, muhtaç akraba eş dostun ihtiyacını karşılamak “kendi”ni kaybetmiş ümmete “kendi”ni hatırlatacak hususiyetlerdir.

Kendine gelmek, özü sözü yalan olmuş bir modern dünyaya uyarıdır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? (Allah'dan amellerin en iyisini istersiniz de, sonra cihattan geri kalırsınız?). (Saff 61/3)
Kendine gelmek, istikametli tutarlı yaşamla mümkündür: “Şübhesiz ki “Rabbimiz Allah'dır” deyip, istikamet üzere sebat gösterenlerin (salih amel işliyenlerin, ihlâs ile dosdoğru olanların) üzerine (ölüm ânında, kabirde ve haşir meydanında) “Korkmayın, üzülmeyin ve va'd olunup durduğunuz Cennetle sevinin!” diye melekler iner. (Fussılet 41/30) “Sana emredildiği şekilde istikamet sahibi ol!” (Hûd 11/112)

Başlamak zor, başladığı kıvam ve kalitede manevi dinçliği sürdürmek daha zordur. “Her kim imanla ölürse işte o istikamet sahibidir.” (Taberani)

Sahâbeden biri Hz. Peygamber Efendimize (s.a.v) kendisine, başka bir nasihate ihtiyacı kalmayacak derecede nasihatte bulunmasını istemiş, Efendimiz (s.a.v) o sahabeye “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol, (müstakim ol)” demiştir (Müslim, Îmân, 62).

Kendine gelmek asli vazifelere odaklanmak, malayaniden uzak kalmaktır: Kuşeyrî ne güzel söyler: “Keramet derdine düşme, istikamet sahibi olmaya çalış; çünkü nefsin seni keramet talebine zorlarken rabbin senden istikamet beklemektedir” (Risâle II, 440-441).

Rabbim niyet, eylem ve söylemlerimizde istikamet üzere yaşamayı, “kendimizi bilerek kendimize gelmeyi” nasip eylesin.

Amin.