İstanbul’un Bahçeleri Nereye Gitti?

Gülay Kurt

İlkçağdan başlayarak, her toplum kendi dini inanışlarını, kültürel ve sosyal yaşantısını yansıtan, bulunduğu bölgenin coğrafi, topoğrafik ve iklim özellikleriyle şekillenen bahçeler meydana getirmişlerdir. Peyzaj tasarımı kültür ve doğa arasındaki en güçlü bağdır. Kültürleri anlamanın bir yolu olarak önce bahçeleri, bahçeleri anlamak için de o bahçelerin geliştikleri toplumu incelemek gerekir. 

TOPLUMUN KARAKTERİSTİK ÖZELLİĞİ 

İnsanın geçinebilmek için avlanma ve göçebe yaşamı terk edip, toprağa bağlanarak tarımla uğraşmaya başlamasıyla birlikte ilk bahçe örnekleri de var olmaya başlamıştır. Yani günümüzden yaklaşık M.Ö 11 bin yıl öncesinde başlayan bahçe yapma faaliyetlerinin ilk örnekleri Mezopotamya, Mısır, İran, eski Roma’da görülmüştür diyebiliriz. Suyun uygun şekilde kullanımı ve tarımsal sulama sistemlerinin geliştirilmesiyle bahçeler de gelişmiş ve günümüze kadar gelişimini sürdürerek modern anlamda peyzaj adı altında devam etmektedir.
Başlarda birebir etkilenme yoluyla gelişen bahçe sanatı, zaman içinde her toplumun kendi karakteristik özellikleriyle sentezler oluşturmasıyla sonuçlanmıştır. Bahçe kavramı; suyun değerli, verimli toprağın kıt olduğu bölgelerde, tüm doğa güzelliklerini içinde barındıran mekanlar olarak ayrıca önem kazanmıştır. 

ARAZİNİN ŞEKLİNE GÖRE KURULURDU

Mimarinin tamamlayıcı unsurları olan ağaçlar, bahçeler yapıların tabiata uyumunu sağlar. Bu uyumu geçmişte çok güzel örnekleri gerçekleştirmiş olan Osmanlı İstanbul’unda ise manzara şöyle idi; Osmanlı şehirlerine uzaktan bakıldığında üzerine kurulduğu arazinin şeklini aldığını görürdünüz. Çünkü şehirler bulunduğu arazinin topoğrafyasına göre planlanıyordu. Yani bugünkü arazi hafriyatları falan uygulanmazdı. Çünkü makbul olan tabiata tecavüz etmek değil onu tamamlamak ve şehri tabiatın bir parçası yapıp gelişmesini büyümesini sağlamaktı.  
Osmanlı şehirlerinin hemen hepsi baştan başa bahçelerle bostanlarla çevrelenmişti. Bahçeli, bostanlı isimlerin yanı sıra, ağaç ve çiçek isimleri taşıyan sokak, mahalle ve semtlerin çokluğu, İstanbul’un nasıl bir zamanlar yeryüzü cenneti olduğunun gösteren açık bir belgedir. Bazı semtler yetiştirdikleri sebzeler ve meyvelerle ünlü idi ve her İstanbullu bunu çok iyi bilirdi. Tuzla bamyası, Yedikule marulu, Erenköy çavuş üzümü, Arnavutköy çileği, Çengelköy hıyarı, ayvası ve hurması, Göksu patlıcanı, Kavak inciri, Mecidiyeköy dutu (buralar eskiden hep dutluktu deyimi buradan gelmektedir) Beykoz fasulyesi, Çekmece domatesi, Darıca enginarı vs…  

KESTANE VE ÇINAR AĞACI

Büyük mesireler ve has bahçeler bir yana, istisnasız her evin küçük veya büyük bir bahçesi, bu bahçede birkaç meyve ağacı, kestanesi veya çınarı olurdu. Camii veya mescit önlerinde, çeşme başlarında, meydanlarda bir anıt gibi yükselen çınar ağaçları muhakkak olurdu. Günümüze ulaşan o çınar ağaçlarına nasıl da hayranlıkla bakarız değil mi? 
Şair ve yazarların çoğu eserlerinde bahçelerindeki ağaçlardan bahsetmelerini sık duyarız. Benim çocukluğumda ise iki büyük söğüt ağacının altında geçirdiğim yazlar ve o ağaçların verdiği huzur, serinlik, ceviz ağacına mahalle çocuklarıyla yaptığımız salıncaklar, en güzel anılar olarak kalmıştır. Bahçede yetişmiş bir çocukla parka ara sıra giden veya çok az giden bir çocuğun durumu aynı mıdır?

YEŞİL DOKU AZALDI 

Güzellik ve faydayı birlikte düşünen ve yaşadıkları çevrelerde bu iki önemli unsuru dikkate alarak sentezleyen Osmanlı İstanbul’unda sadece meyve ağaçları değil çiçekleri de bahçelerinde yetiştirmeye çok önem vermişti. Çiçek hayatın vazgeçilmeziydi. Bahçesiz evlerin bile pencere önlerinde gül, sardunya, karanfil, küpe çiçeği, fesleğen saksıları eksik olmazdı. Yalıların, köşklerin bahçeleri, çiçekleriyle yarışırdı. Hatta o dönem bir devre adını laleler bugüne kadar gelerek İstanbul’un sembolü olmuştur.
İstanbul kenti kurulduğundan beri sosyal ve ekonomik gelişmesiyle birlikte coğrafi olarak da büyük değişimlere sahne olmuş bir kenttir. Değişmeyle birlikte eskiden var olan ve hep bir nostalji olarak olarak söz edilen ‘yeşil doku’ ise maalesef bu gelişmeye ters orantılı olarak azalmıştır. Değişen konut tipleriyle birlikte kent dokusunun neredeyse tamamı, bahçeler gibi nasiplerini almıştır.   

BUGÜNKÜ İSTANBUL 

XX. yüzyılın en büyük şehirci ve mimarlarından olan Le Corbusier, Türkiye’ye ilk defa 1911’de gelir ve hayal ettiği ‘bahçe şehir’ i İstanbul’da bulduğunu belirttirdikten sonra şöyle der; “New York bir felaket, İstanbul ise yeryüzü cennetidir… Türkler bina yaptığı yerlere ağaç da diker. İstanbul bir meyve bahçesidir, bizim şehirlerimiz ise taş ocakları… İstanbul’daki evler bahçelerle çevrilmiştir. İnsan ile doğa arasındaki cazip dostluk vardır... İstanbul’da her yerde ağaçlar olup onların arasından mimarlığın soylu örnekleri yükselir… Ağaçlar bizim psikolojik ve fiziksel yönden iyi durumda olmamızı sağlar.” 

Yüzyıl önce bu sözleri sarf eden ünlü mimar bugünkü İstanbul’u görse acaba ne derdi? Tabi olarak şehirler büyür gelişir hiçbir şey aynı kalamaz ama ‘Bu kadar mı değişir?’ diye sorarsanız ‘Tabii ki hayır’ cevabını vermek zorundayım… 

Bahçelerinde meyve ağaçlarının, çiçek açtığı, duvarlarından dışarıya mor salkımlar taşan, bir köşesinde çeşmesinin şırıldadığı, birbirinin mahremiyetini ihlal etmeyen, genellikle bahçeli olduğu için bitişik nizama dönüşmemiş evlerin yarattığı manzarayı bir hayal edin. İşte Osmanlı İstanbul’u böyle idi. Yeryüzü cennetinden yeryüzü cehennemine ramak kalmışken kalan bahçelerimizi korumaya ve yeşili daha çok arttırmaya ihtiyacımız var…   

Kaynak: Şehir ve Kültür, İstanbul