Dünya bugün gücü elinde tutanların değil, adaleti kaybedenlerin krizini yaşıyor. Küresel düzen; hukukun askıya alındığı, saygının seçici hâle getirildiği ve itibarın çıkarla ölçüldüğü bir eşikte sarsılıyor. Türkiye ise tam bu noktada sessiz kalmıyor.
“Daha Adil Bir Dünya Mümkün” çağrısıyla, mevcut düzenin dayattığı çifte standartlara yalnızca itiraz etmekle yetinmiyor; yeni bir yön, yeni bir ahlaki çerçeve ve yeni bir küresel iddia ortaya koyuyor.
Bu iddia, gücün sınırsızlığına değil; sınır bilen saygıya, hukukun evrenselliğine ve tutarlı bir itibara dayanıyor. Ve bugün dünya, bu çağrıyı görmezden gelse bile, yaşanan her kriz Türkiye’nin haklılığını biraz daha görünür kılıyor.
Bugünün dünyasında yaşanan krizler yalnızca silahlarla ya da yaptırımlarla açıklanamaz. Asıl sorun, küresel düzenin değer eksenini kaybetmiş olmasıdır.
Saygının yerini çıkar, hukukun yerini güç, itibarın yerini ise çifte standart aldığı bir tabloda adaletten söz etmek mümkün değildir. Çünkü saygının olmadığı yerde hukuk işlemez; hukukun işlemediği yerde ise itibar ayakta kalamaz.
Birleşmiş Milletler, bu değer erozyonunun en görünür örneklerinden biridir. İnsanlığın ortak vicdanı olma iddiasıyla kurulan bu yapı, bugün Güvenlik Konseyi’nin dar, ayrıcalıklı ve kapalı yapısı nedeniyle ciddi bir meşruiyet bunalımı yaşamaktadır. Beş daimi üyenin veto yetkisi, yalnızca teknik bir karar alma sorunu değil; adaleti fiilen bloke eden bir eşitsizlik mekanizmasıdır.
Venezuela olayı bu gerçeği açık biçimde ortaya koymuştur. Büyük güçlerin karşı karşıya geldiği alanlarda Güvenlik Konseyi işlevsizleşmekte; bağlayıcı kararlar alınamamakta ve krizler, Birleşmiş Milletler çatısı dışında şekillenen güç politikalarına terk edilmektedir. İşte bu tablo, uluslararası sistemde neden hukukun değil gücün belirleyici hâle geldiğini gösteriyor.
Ülkemizin “Dünya beşten büyüktür”(RTE) itirazı, tam da bu adaletsiz yapıya yöneltilmiş bir meydan okumadır. Bu söz, yalnızca bir slogan değil; saygının, hukukun ve itibarı yeniden merkeze alan bir küresel düzen talebinin açık ifadesidir.
Uluslararası ilişkilerde saygı, devletlerin egemenliğine ve halk iradesine duyulan hürmetle başlar. Ancak bugün gelinen noktada, bazı aktörlerin hukukun üzerinde hareket edebildiği, bazılarının ise sürekli denetime ve baskıya maruz kaldığı bir düzen oluşmuştur. Hukukun seçici uygulanması, yalnızca adaleti değil; saygıyı ve itibarı da aşındırmaktadır.
Türkiye, bu küresel değer krizinde ilkesel bir duruş sergilemektedir. Hukukun evrenselliğini ve adaletin ancak herkese eşit uygulandığında anlam kazanacağını savunmaktadır. Gazze’den Yemen’e, Suriye’den Afrika’ya uzanan krizler, hukukun neden küresel ölçekte itibar kaybettiğini gösterirken; Türkiye, bu süreçlerde sessiz kalmak yerine insani sorumluluğu önceleyen bir tutum benimsemektedir.
Çünkü uluslararası alanda itibar, mazlumdan yana durabilme iradesiyle inşa edilir. Türkiye’nin “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” çağrısı da tam olarak bu ahlaki ve siyasi zeminin ifadesidir.
Türkiye’nin uluslararası alandaki yaklaşımı, kendi sınırlarını korurken başkalarının sınırlarına da riayet edilmesi gerektiği fikrine dayanır. Kısa vadeli güç kazanımları yerine uzun vadeli güven ve itibar inşasını esas alan bu anlayış; arabuluculuğu önceleyen diplomasiyle ve insani yardımı siyasi baskı aracına dönüştürmeyen bir tutumla somutlaşmaktadır.
Birleşmiş Milletler sistemine yönelik reform çağrıları da bu bütüncül bakışın doğal sonucudur. Daha kapsayıcı, daha temsilî ve daha adil bir uluslararası yapı; yalnızca mazlum ülkeler için değil, küresel barış ve istikrar için de zorunludur. Türkiye’nin bu çağrısı, aslında küresel vicdana yapılmış bir davettir.
Venezuela örneği, saygıdan ve hukuktan kopmuş bir güç siyasetinin nelere yol açabileceğini açık biçimde göstermektedir. Türkiye’nin bu ve benzeri krizler karşısındaki tutumu ise, saygı, itibar ve hukukun birlikte var olabileceğini hatırlatan ilkesel bir yaklaşımı ortaya koymaktadır.
Bugün küresel düzen, saygıyı yitirmiş, hukuku zayıflatmış; itibarı ise gücün bir aracına dönüştürmüştür. Bu tabloda Türkiye, “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” diyerek yalnızca bir temenni değil, yeni bir düzen iddiası ortaya koymaktadır.
Türkiye, bu iddiayı yüksek sesli söylemlerle değil; ilkesel duruşu, sahadaki tutarlılığı ve diplomatik kapasitesiyle sessizce inşa ederek Türkiye Yüzyılı hedefleri doğrultusunda kararlılıkla ilerlemektedir.
Bugün adaletin yolu, itiraz edilse de görmezden gelinse de, giderek daha belirgin biçimde Türkiye’nin işaret ettiği istikametten geçeceğine inanmaktayız.
Not; Gerçek itibar, vitrinlerde sergilenmez. Gücün sınandığı anlarda, haklı olmanın verdiği rahatlıkla ölçüyü kaybetmemekte gizlidir. Sessizce inşa edilir; edep, süreklilik ve tutarlılıkla derinleşir.