Britanyalı gazeteci; TALİBAN’A ESİR DÜŞTÜ BRİTANYA’YA DÖNÜNCE MÜSLÜMAN OLDU

Fatma Karaman Süslü

 

2001 yılındaki ABD işgali arifesinde Afganistan'a giden Ridley, bu süreçte Taliban ile yaşadıklarının ardından İslam'ı seçti.   


Bu ay sayfalarımıza uzaklardan bir isim misafir ediyoruz… Britanyalı gazeteci Yvonne Ridley, aynı zamanda insan hakları aktivisti olarak tanınıyor. Alanında tecrübeli bir isim olan Ridley, The Sunday Times, The Observer, Daily Mirror ve Independent, BBC TV, CNN gibi pek çok kurumda çalıştı. Ridley’i bazen İngiliz kraliyet ailesinin muhabiri olarak da mesleğini icra ederken de gördük, Afganistan, Irak ve Filistin ile ilgili programlara gerek programcı gerek sunucu gerekse yapımcılık yaparken de. Ama onu asıl sütunlarımıza taşıyan konu ise ilginç hayat hikayesi oldu…

2001 yılında ABD’nin Afganistan işgalini takip etmek için Pakistan’a giden, daha sonra da Afganistan’a sızan Ridley, burada Taliban tarafından tutuklandı. 11 günlük bir mahkûmiyet sonrası serbest bırakılan Ridley, ülkesi Britanya’ya dönünce Müslüman oldu. Kadın haklarının yanı sıra, savaş karşıtı görüşleriyle de bilinen Ridley, Irak, Filistin, Afganistan, Çeçenistan, Keşmir ve Özbekistan, ‘İslâm’da Kadın’, ‘Terörle Savaş’ ve ‘Gazetecilik’ gibi konularda dünyanın çeşitli yerlerinde ders ve konferanslar veriyor. Ridley’in yayımlanmış iki kitabı bulunuyor: “Taliban’ın Ellerinde” ve “Cennet’e Bilet.”

Şu anda İslam dünyasındaki birçok ülkeyle yakından ilgilenen ve insan hakları konusunda da önemli çalışmalar yürüten Ridley ile hayat hikayesini ve dünyada neler olup bittiğini konuştuk…

 

İŞÇİ SINIFINDAN GELİYORUM

Nasıl bir ailede büyüdünüz?

Kömür madenciliğinin ana iş kolu olduğu bir köyde büyüdüm. Yani çocukluk dönemimde işçi sınıfından biri olmanın ne demek olduğunun farkındaydım. Ağır kömür, çelik ve tersanelerdeki geleneksel işler çoğu erkeğe hitap ederken, kadınlar kariyerine eğitim ve hemşirelik alanında sürdürüyordu. Benim de ailem bu düzenin bir parçasıydı. Üç kız kardeş olarak büyüdük.

 

Meslek olarak neden gazeteciliği seçtiniz?

70'li yılların başlarında, İngiltere’nin ‘Hoşnutsuzluk kışı’ olarak bilinen sendikal grevler nedeniyle bir gazeteye elektrik kesintileriyle ilgili makale yolladım. Yaklaşan büyük bir futbol maçı vardı ve elektrik kesintisi korkusu insanların dilindeydi. Bu yüzden maç iptal edilebilinirdi. Ben de bu korkunun toplumda karşılığını ve başka bir sürü önerilerin olduğu bir makaleyi gazeteye yolladım. Makalem ben 14 yaşımdayken gazeteye basıldı. Tıpkı makalemde önerdiğim gibi devlet tarafından birtakım önlemler alındı.  Kelimelerin gücünü ve yazılı basın platformunun öneminin farkına vardım.

 

TALİBAN TARAFINDAN ESİR ALINDIM

İslam ile şereflenene kadar İslamiyet hakkındaki düşünceleriniz nelerdi?

Aslında İslam hakkında hiçbir şey bilmiyordum! İlk izlenimim de İstanbul’u ziyaret ettiğimde oluştu. Savaş yasası yeni kaldırılmıştı, Türkiye’ye Batı'dan gelen ilk turistler arasındaydık. Pek çok yeri ziyaret ettik, bunlar biri de şüphesiz Sultanahmet Camii’ydi. Çok etkilenmiştim.

 

 

Kariyerinize baktığımda genellikle çatışma bölgelerinde mesleğinizi icra ettiğinizi görüyorum. Sanıyorum Taliban ile olan karşılaşmanız da bu şekilde oldu. Biraz bu süreçten bahseder misiniz?

Haklı olmanıza rağmen kendimi bir savaş muhabiri olarak tanımlamıyorum. Çatışma bölgelerine gidiyordum ama her zaman değil. Kariyerimin başında, araştırmacı gazeteci olarak çalıştım, ancak Taliban tarafından yakalanmamı sağlayan olaylardan sonra, tekrar gizli çalışmak neredeyse imkânsız hale geldi. Bunun yerine insani felaketlere hem insan yapımı hem de depremler ve tsunamiler gibi doğal olaylara odaklandım. Bir dönem, İngiliz ve Avrupa kraliyetlerinin hayatını takip etmek üzere kraliyet muhabiri olarak çalıştım. Sunday Express’in baş muhabiri olduğumda, 11 Eylül hadisesi gerçekleşti. Gazetem beni ABD’nin Afganistan’daki savaşını takip etmek için Pakistan’a gönderdi. Taliban ile de böyle tanışmış oldum. Mavi bir burkayı kılık değiştirme amacıyla giyerek Afganistan içine sızmaya karar verdim. Afgan halkının yaşamı hakkında insani bir hikâye yazmak istemiştim. Sahada dolaşırken Taliban tarafından tutuklandım.  

 

NAZİK VE SAYGILIYDILAR

Taliban size nasıl davrandı? Sizi serbest bıraktılar, bu genelde görülmeyen bir şey… Neden sizi serbest bıraktılar?

Benim için de çok büyük sürpriz oldu ancak inanılmaz bir nezaket ve saygıyla karşılandım. Bana çok iyi muamelede bulundular. Doğrusu böyle bir tavırda olacaklarını asla beklemiyordum. Başlarda sorgulandım. Bana karşı nazik olmalarına rağmen 11 gün beni hapis tuttular. Sorgulama sırasında onlara bağırdım hatta tükürdüm! Bir Amerikan casusu olduğumu sandılar ve saçma bir mahkemenin ardından beni idam edeceklerini düşündüm. Taliban lideri Molla Ömer’in beni insani nedenlerle serbest bıraktıklarını söyledi.  

 

AİLEM DÜŞMANCA BİR TAVIR SERGİLEDİ

Sanıyorum Birleşik Krallık'a dönünce Müslüman oldunuz? Bu süreçten bahseder misiniz? Aileniz nasıl karşıladı bu durumu?

Taliban’a, ‘Eğer beni serbest bırakırlarsa’ kutsal Kur’an’ı araştıracağıma ve İslamiyet hakkında okumalar yapacağıma dair söz verdim. Kesinlikle İslam’ı seçme gibi bir niyetim yoktu! Akademik bir alıştırma olarak başlayan şey, çok geçmeden manevi bir yolculuk oldu ve iki yıl sonra İslam'ı kabul ettim. Öncesinde ise dinine bağlı bir Hristiyan’dım. Ailem başlangıçta düşmanca tavırlar sergiledi. Ancak sigara, alkol içmeyi bıraktığım ve daha odaklanmış bir hayat yaşadığımı gördüklerinden mutlu oldular. Ancak başörtüsü takmam epey sorun oldu ama onu da aşmayı başardılar.

 

BATI’YI SUÇLAMAK EN KOLAYI!

Dünyada devam eden savaşlar var ve bunların neredeyse tamamı İslam ülkelerinde yaşanıyor. ABD'nin sözde 'Teröre karşı’ başlattığı bu savaşlar, yayılarak devam ediyor. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?

Batı’yı suçlamak çok kolay! Öte yandan Batı bu konuda sorumluluk almak zorunda evet. Ama Müslüman dünyasındaki savaşı fermente eden ülkelere de bakmak zorundayız. İran ve Suudi Arabistan, Yemen'de yıkıcı sonuçları olan bir vekâlet savaşı düzenliyor. BAE ve Suudi Arabistan, Libya'yı kendilerine hizmet eden bir ülke haline getirmek için elinden geleni yapıyor. Suriye kargaşa içerisinde ve Irak istikrarsız olmaya devam ediyor. Mısır, bir zamanlar demokrasi yolunda ilerliyordu, şimdi ise trajik bir düşüşte. Tembel gazeteciler elbette Batı’yı suçlayacaklardır. Ben ise Arap yöneticileri suçluyorum. Duvardan duvara erkeklerin iktidarda olduğu ülkelerin; kontrol ve idaresinde huzursuzluk, savaş, çatışma ve insan yapımı felaketlere sahipler. Devlette kadınların büyük bir temsiline sahip olduğunuzda, bunu yapamazsınız! İslam'ın altın dönemi, kadınlar ve erkeklerle omuz omuza durduğunda oldu hatırlatmak isterim.

 

ABD’NİN İRAN’A SALDIRMASI DELİLİK OLUR

ABD'nin şu an gözüne kestirdiği bir başka ülke ise İran olarak gözüküyor. Biliyorsunuz bölge şu an çok sıkıntılı. Öte yandan ABD halkı bu olası savaşa Irak'tan dolayı çok tepkili. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Gerçek şu ki Amerika -50 yıldan fazla bir süredir çatışmada veya savaşta olmasına rağmen- hiçbir zaman kendi şartlarıyla tam olarak bir savaş kazanamadı. Savaşları sona erdirmek için anlaşmalar imzaladı ve Vietnam'da olduğu gibi geri çekildi, ancak hiçbir zaman kendi yararına bir savaş kazanamadı! Öyleyse bir ABD zaferinden bahsedemeyiz. Bu bir yana, Washington’dan İran’a gelen söylemleri duyduğumda umutsuzluğa kapılıyorum. ABD’nin bir müttefik koalisyonu kurduğunda Irak’taki savaşı inşa ederken sıraladığı sebepler neredeyse aynı! Yine bu kadar geniş ve çeşitli bir koalisyon kurma konusunda başarılı olacağından emin değilim. ABD; İran’a girerse, ya Avrupa’yı kendisine katılmaya / desteklemeye ikna etmek için çalışacak ya da bir köşede tek başına kalacak. Her iki şekilde de sonuç felaket olur. Sonuç olarak ABD’nin İran’ı sınaması delilik olur.

 

‘ÜMMET’ DİYE BİR ŞEY YOK

Müslüman ülkeler hakkında neler düşünüyorsunuz? Bazıları açık açık Amerika, İsrail gibi ülkelerin yanında yer alırken, bir diğer Müslüman ülkelere açık açık zulmediyor. (Arabistan’ın Yemen'i bombalaması, Mısır'ın İsrail ile iş birliği sonucu Filistin'in daha da zor duruma düşmesi, İran'ın Suriye'de Müslüman kardeşlerini öldürmesi gibi). Bir Müslüman olarak bu korkunç olaylara şahitlik etmek nasıl bir duygu?

Dürüst olmak gerekirse, ‘Ümmet’ diye bir şey yok! Müslüman dünyasında gerçek bir dayanışma yok! Sadece çok fazla istikrarsızlık, güven eksikliği ve acımasız rejimlere, zulmü ve despotizme beslenen paranoya eksikliği var. Gerçek şu ki Batılı liderler diktatörlerle uğraşmayı tercih ediyor, halkın seçtiği bütün bir hükümetle uğraşmak yerine diktatör birinin egosunu ikna etmek ve etkilemek çok daha kolay.

 

 

Dünya genelinde artan mülteci nüfusu söz konusu. Avrupa bu konuda çok katı, kapılarını kapattı diyebiliriz. Türkiye ve çevre ülkeler kapasitesinin çok üstünde Müslüman kardeşlerini ülkelerinde misafir ediyor. Dünyanın problemi haline gelen mülteci sorunu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin mültecilere karşı olan tavrından utanıyorum. Eğer onlara barınma imkânı sağlayamıyorsak, o zaman bölgede barış için bastırarak politik olarak yardım etmeliyiz. Suriye’de Esad’ın hiçbir zaman çözümün bir parçası olamayacağını söyledim, artık Avrupa da bunu fark etmeli.

 

 

ÖRTÜNÜNCE SÖZLÜ ŞİDDETE MARUZ KALDIM  

Müslüman nüfusun en yüksek olduğu Avrupa ülkesi Birleşik Krallık. Özellikle İngiltere. Buna karşılık İslamofobi'nin de en yüksek görüldüğü ülkelerden de bir tanesi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İslamofobi ile ilgili sorunlarımız olduğu doğru ve tüm bu nefretle mücadele edilmeli. Müslümanlar İngiltere ve Avrupa'ya müthiş katkılarda bulundular. Bu katkıyı politikacılarımız ve liderlerimiz tarafından tanınması ve takdir edilmesi gerekiyor.

 

İslamofobik bir olay yaşadınız mı?

Başörtüsü takmak beni sözlü şiddettin, istismarın her boyutuyla yüzleştirdi. Başörtüsü kıyafetim bir parçası olarak görüyordum ancak şu sıralar şapka ya da hafifçe örtünmeyi tercih ediyorum. Böylece işimde karşılaştığım her nefret dolu hareketleri daha rahat tolere edebiliyorum. Bu konuda bir arkadaşım bana çok anlamlı bir tavsiyede bulunmuştu: “Neden elinde bir taşla yüzleşmeyi bekliyorsun ve her tankın önünde duruyorsun? Neden sadece kendi yoluna bakmıyorsun?” Tabii ki çok haklı olduğunu yeni yeni anlıyorum. Şimdi kimseyle kavga etmiyorum, önemsiz ve aptallarla çatışmak için gerçekten zamanım yok.

 

ŞEFKAT KAPASİTESİ ÇOK YÜKSEK

Son olarak Türkiye hakkında, Türk milleti hakkında neler söylemek istersiniz?

Türkiye harika bir ülke! Şefkat kapasitesi çok üst düzeyde! Suriyeli mültecilere sağladığı barınma ve korumayla bunu görebiliyorsunuz. Tüm sözde Müslüman ülkeler arasında, Türkiye'nin muhtemelen İslam'ın ruhuna, bütünlüğüne ve dayanıklılığına en yakın ülke olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma arzusuna çok şaşırdığımı söyleyebilirim. Türkiye, AB üyeliğinden büyük ölçüde faydalanabilir ancak Türkiye'nin gücünün bağımsızlığı ve bütünlüğünde yattığını düşünüyorum. Dünyada siyasi manzara çok hızlı değişiyor. ABD’nin ‘Süper güç’ durumunun şu an düşüşe geçtiğine inanıyorum. Özellikle Orta Doğu'da doldurulması gereken boşluklar olacak ve burası Türkiye'nin ilerici ve stratejik bir rol oynayabileceğine inandığım bir alan.  Türkiye'nin Doğu ile Batı arasında coğrafi olarak olduğu kadar kolay bir köprü oluşturabilecek bir güç olacağına eminim. Kolayca taşınabileceğim ve gururla evime çağırabileceğim bir ülke Türkiye!