Bir Dil Ustası: Refik Halid Karay

Zeliha Tamer Uçar

Bazı yazarlardan vazgeçemezsiniz. Hele okumayla olan ilişkiniz bir adım öteye geçmiş, üslup ve dil zenginliğinin tadını almışsanız, bu sofrayı size açan yazarların eserlerini dönüp yeniden okuma ihtiyacı duyarsınız. İşte benim okuma yolculuğumun en önemli duraklarından biri de Refik Halid Karay’dır. O, Türkçenin ifade gücünü kendinden önceki hiçbir devirde görülmedik seviyelere çıkarmış dil ustam.

Uzun yıllar sürgün hayatı yaşayarak İstanbul’dan uzak kalsa da İstanbul Türkçesi’nin memba olan Refik Halid için şu sözleri söyler Cemil Meriç “Refik Halid bir kaynaktan fışkıran su kadar berraktı… Evet Refik Halid’i çok beğeniyordum ama onun gibi yazmak, bayağılığa düşmeden tabii olmak, o yaştaki bir insan için erişilmesi güç bir hayaldi…” 
“Türkçe Asya’da bir çağıltı, bir tokurdama, bir gürültüdür. Verdiğimiz ahenk sayesinde biz onu bir kakofoniden bir besteye çevirdik,” diyen Refik Halit Türkçenin en güzel örneklerini verir. Çok az yazarımızın kalemi Türkçeyi onunki kadar düzgün, akıcı, pürüzsüz, mizahi bir üslupla işleyebilmiştir.

1888-1965 yılları arasında yaşamış olan Karay, ömrüne fıkradan geziye, öyküden romana, anıdan denemeye edebiyatın birçok türünde eser sığdırmış çok sesli bir anlatıcı. Türk dilinin bütün imkânlarını kullanarak ruh, düşünce ve hayat zenginliğini eserlerine aktarmış edebiyatımızın billur kalemi.

Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Hukuk’ta okuyan yazar, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlar. Kısa sürede eleştiri yazılarıyla üne kavuşan Karay Fecr-i Âti edebiyat topluluğunun da kurucularındandır. 1910 yılında çıkmaya başlayan Kalem dergisinde Kirpi takma adıyla siyasal eleştiri yazıları yazmaya başlar. Daha sonra bu yazılar Kirpinin Dedikleri adlı bir kitapta toplanır.
Yazar, özellikle mizah ve eleştiri konusunda kendi döneminde ünlenir. Yaptığı sert eleştiriler yüzünden ömrünün uzunca bir bölümünde sürgün hayatı yaşar.  Refik Halid, Fecr-i Âti topluluğu içerisinde yazı hayatına başlamış olmasına rağmen zamanla kendine özgü bir sanat anlayışı oluşturur. Bu ay tekrar okuduğum iki öykü kitabından ilki olan Memleket Hikâyeleri’nde ağırlıklı olarak Anadolu insanının gerçekliğini işleyen Karay, ikincisi olan Gurbet Hikâyeleri’nde ise memleket sevgisini, özlemini kendine has üslubuyla kaleme almış. 
“Ben olana, olmuşa, olacağa muhalifim.” diyen Refik Halid Karay, ömrünün yirmi iki yılını sürgünde geçirir. Sinop, Çorum, Ankara, Bilecik’te geçen ilk sürgünlüğü sonrasında yazdığı on sekiz hikâyenin yer aldığı Memleket Hikâyeleri adlı eseri 1919’da yayımlanır. 1940 yılında yayımlanan Gurbet Hikâyeleri ise yaşadığı Halep, Beyrut sürgün yılları sırasında gözlem ve tanıklıklarının meyvesi olarak ortaya çıkar.
Karay, tanıklık ettiği Anadolu insanın sorunlarını, yaşam tarzını kendinden önceki yazarlardan farklı olarak siyasi ve ideolojik bakıştan sıyrılmış bir yaklaşımla, hikâyelerinde işler. Memleket Hikâyeleri kitabında yer alan hikâyelerden Yatık Emine ve Vehbi Efendi’nin Şüphesi ile küçük bir çevre içine hapsolmanın insan üzerindeki baskılarını anlatır. Karay, Yatık Emine’de; sürgün edilen, daima dışlanan, kullanılmak istenen Emine karakterinin hüzünlü sonundan yola çıkarak Anadolu insanının kadına bakışını ve ikircikli ahlâk anlayışı sorgular.
“Ev dolup dolup boşalıyor, bir düğüne gelir gibi feslerine inci, boyunlarına beşibiryerde takmış, yüzlerine düzgünler sürmüş iri, kuvvetli ve bu, yeni dişiye karşı kıskanç kadınlar arasında Yatık Emine, şakağındaki taze yarası, sol ayağına topallık veren beresi ile dolaşıyor, kovulmamak, dışarı atılmamak için her şeye razı, kendini seyrettiriyordu. 
Kadınlar ona baktıkça şaşıyorlardı. Ankara’da bu cılız, sıska için mi adamlar birbirini vurmuş, kocalar karılarını boşamış, kasaba karmakarışık olmuştu?” (Memleket Hikâyeleri – Yatık Emine)
Şeftali Bahçeleri, Sarı Bal ile devletin çeşitli kademelerinde çalışan memurlardaki rehavet ve ahlâki zafiyet anlatılır. Kitaptaki hikâyelerden Şeftali Bahçeleri, Karay'ın en çok beğendiğim hikâyelerinden. Yazarın anlatımında ironiyi başarıyla kullandığı eseri memlekete hizmet aşkıyla Anadolu'ya gelen Agâh Bey’in zamanla ideallerinden vazgeçerek düzene teslim oluşunu başarıyla yansıtmakta. 
“Agâh Bey yavaş yavaş alışkınlıklarını değiştirmiş¬ti. Şimdi rakısız yapamıyor, gözü önünde toprak bir imbikten halis cibre çektiriyordu. Kadınsız da dura¬mamıştı, sık sık arka kapıdan eve ziyaretçiler girer¬di. Entari ile püfür püfür, rahat rahat gezmeğe vü¬cudu alışmıştı; eve gelir gelmez soyunuyor, bahçe üs¬tündeki odaya nargilesini kurup köşeye geçiyordu. Gelsin sohbet… Kabarık şilteli rahat köşe minderle¬rinin, yan yastıklarının, arasında vücudu gevşiyor; gitgide genişliyordu. Çalışmağa gönlünde hiç de istek kalmamıştı. Hat¬ta Kadı Efendi ile satranç oynamak, fıskiyeli kah¬vede muhasebeci beyle tavla atmak gibi eğlenceler onu çoğunlukla dışarıda alıkoyuyor, daireye gitme¬sine engel oluyordu. Kış, aslında Akdeniz sırtındaki bu memlekette sonbahar gibi hafif geçerdi. Biraz rüz¬gâr soğukça esse tavan boyu ocaklara kuru zeytin kütükleri atıyorlar, hindiler doldurarak, kazlar kızar¬tarak kışın zevkini çıkarıyorlardı. Bu gamsız, ge¬niş ömür yüreğinin ateşini söndürmüştü.” (Memleket Hikâyeleri – Şeftali Bahçeleri)
Karay, Memleket Hikâyeleri’nde çeşitli toplumsal konuları da mercek altına almış. Dinin insanlar üzerindeki etkisi ve bunun bazı kişilerce kullanılması Yatır hikâyesinde, değişen hükümetle beraber memurların kolayca harcanması Cer Hocası’nda, savaş sonrası ülkelerine dönen askerlerin karşılaştıkları ilgisizlik ve sefalet Bir Taarruz hikâyesinde işlenmiş.
Gurbet Hikâyeleri’nde ise yazarın sürgünde yaşadığı topraklarda karşılaştığı ilginç olayları, sürgün olarak yaşamanın zorluklarını ve İstanbul özlemini dile getirdiği hikâyelerini okuyoruz. 1940 yılında yayımlanan Gurbet Hikâyeleri, biri Sibirya’da olmak üzere, geri kalanı Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde geçen on yedi hikâyeden oluşmakta.
 Akrep ve İstanbul adlı hikâyelerinde yazarın İstanbul’a duyduğu derin özleme tanık oluyoruz. Sürgün yaşadığı coğrafyalara ait hayret dolu gözlemlerini anlattığı bu hikâyelerde yazar, kendisine tuhaf gelen şahitliklerini de okuruyla paylaşmış. Aşiret çatışmasında yaralanan bir bedevinin sırtına giren kurşunun çıkarılışını Yara hikâyesinde, Hadramut çıbanının ilginç tedavi yöntemini Çıban hikâyesinde okuyoruz. Lübnanlıların su içme âdetlerini konu edinen, sonuna kadar gerilimi ve merak duygusunu taze tuttuğu hikâyesi Testi’yi  bir solukta bitiriveriyoruz.
Gurbet Hikâyeleri’nin içinde öyle bir hikâye var ki henüz okumadıysanız bulup hemen okumalısınız. Eskici, sürgündeki Karay’ın memleket özlemini, anadilini konuşmaya hasretini yansıtan Türk öykücülüğünün en güzel meyvelerinden. Her okuduğumda küçük Hasan gibi kanadı kırık bir kuş oluyor sarsıla sarsıla ağlıyorum. Bana göre Hasan da, eskici de Refik Halid bu öyküde. Ana dilini konuştuğu vatanından koparılıp Filistin’in ücra bir köyüne halasının yanına gönderilen Hasan’la, “Bir kabahat işledik de kaçtık,” diyen eskici Refik Halit’le aynı kaderi paylaşan birer sürgün aslında.
 “O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor… Sessizce titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini, geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.” 
“Ağlama be! Ağlama be!”
“Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.”
“Ağlama diyorum sana! Ağlama!..”
“Bunları derken onun da katı, nasırlanmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendisini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici döküldüğünü duydu.” (Gurbet Hikâyeleri – Eskici)
Eskici hikâyesi, üslubu ve okuyucusunu içine hapseden atmosferiyle Türk hikâyeciliğinin zirve eserlerinden. Bu satırları her okuyuşumda boğazıma bir düğüm takılır, gözyaşlarımı tutamam. Anadilini konuşabileceğin bir dostun olmayışının da bir yurtsuzluk olduğunu anlarım.