Bayramlar Bayram Ola

Gülfidan Çalışkan

Yaklaştı, ha geldi ha geliyor diye heyecanla beklerken yarıladık bile mübarek ramazanı şerifin hatırlı günlerini. Uzun günlerin yoğun atmosferine denk gelse de oruçlarımız, şevkimizden eksiltmedi huzurunu. Nimetin, suyun, çayın kadrini vakfettirip, açlığın, yokluğun, çaresizliğin sabrına erdirerek esti üzerimizde. Mükafatını yalnız Rabbimizden beklediğimiz oruçlarımız sırra mührünü vuran bir mektup gibi postalandı Reyyan kapısına… Sonsuza dek açılacak O kapıdan geçerek suya kanabilmek umuduyla dualandı.…


  Nice sofralar kuruldu, bazen adet yerini bulsun, dost düşman vezirliğimizi görsün niyeti; bazen de oruçluya iftar ettirebilmek yarışıyla. Kimi tek eksiği kuş sütü olan dört başı mağru olan;. envai çeşit yemeklerin tek celsede görücüye çıktığı… Nice sofralar kuruldu bilmem kaç fakirin rüyasında bile tasavvur edemeyeceği nimetlerin yarıştığı. Rahmetin israf sularına kapıldığı. Ve tabi nice sofralar kuruldu, yetimin, fakirin şükrüyle bereketlenen. Manevi iklimlerden devşirilen güllerin kokusuyla Resulün sünnetiyle birleşen sofralar. İkram edilen yemeklerden ziyade tebessümlerin karın doyurduğu sofralar. Ve nice sofralar kuruldu iftar edemeden cenneti selamlayan mazlumların yer aldığı. Zulmün, zalimin, kafirin mazluma iftar saatini evine attığı bombayla hatırlattığı Çorbasına kan ve gözyaşı sızan sofralar… Sofralar kuruldu ve daha, suyu bulsa ekmeği bulamayan, sahursuz iftara dönen sofralar.
  Öyle ya da böyle bereketiyle, asaletiyle, sabrıyla kuruldu ramazan yuvalarımıza. Bir kez daha ağırlamanın mutluluğu ve şükrü yaşandı bu bahta nail olabilenlerin gönüllerinde. Yazık ki uğramadığı, kapısını çalsa da açtıramadığı karanlık haneler de kaldı aydınlığın ve ışığın farkında olamayan. Hazineden nemalanamayan  bahtsız viraneler de vardı. Lakin nasıl eksilmezse güneşin nuru, öyle arttı bereketi de ramazanın kıymet bilen gönüllerde.
  Eskiler anlatırdı bize ramazanları, hatırlarım. Coşkulu, şen. Şimdilerde biraz gölgelendi sanırım sevinci yaşamın şiddetli telaşından. Benim de çocukluğuma dair izleri vardır. En çok hatırladığım iftar sofralarına misafirsiz oturmanın günah sayıldığıdır. Televizyonun bu bu denli etkin olmayışı da toplumsal hayatı daha canlı daha birlik içinde tutan bir sebepti elbette. Yine toplu iftarlar vardır hatırımda her haneden bir kap yemekle gelinen, paylaştıkça çoğalıp güzelleşen. Teravihler sonra. Ardından uzun hasbihallerin yapıldığı. İftar öncesi kapı kapı dolaşan atomcular. İftar sonrasının olmazsa olmazıydı atom çocuk dünyamda. Samsun’da şeker ve yumurta akıyla yapılan bir tür tatlı türüdür ki Ankara’da lezzeti pek tutmasa da yerini beze diye satılır. Velhasıl coşkusu eşin, dostun, komşunun, akrabanın, birlikteliğinden kaynaklanıyordu belki de o vakit Ramazanların..
  Eski ramazanlar eskide kaldı elbette. Mevlana’nın dediği gibi “bugün yeni şeyler söylemek lazım.” Çocuklarımıza geleceğimize özü bozulmamış, değerini kaybetmeyecek güzellikleri miras bırakmamız lazım. O nedenle ne kaldıysa ramazandan en güzel şekilde değerlendirmek lazım. 
 Ramazanın bitimiyle karşılayacağımız bayramı da unutmamak gerek elbette. Zira Bayramlar yüzyılları aşıp günümüze kadar gelen köklü dinî geleneklerimizden, sünnetlerimizdendir. Bayramlar birliğimizin temel taşı, manevi kültürümüzün simgesi, dinimizin en coşkulu sembolleridir. 
Eski ramazanlardan bahsetmişken bayramların da geçmişine tarihine bir göz atmalı derim. Evet Ramazan bayramı, Şeker bayramı diye de adlandırılır bazı kesimler de. Ve bu mevzu hususunda hayli tartışmalar da mevcuttur. Aslında  bu bayramın her iki adlandırması da bizim kendi kültürümüzün bir öğesidir. Orijinal adı fıtr bayramı olsa da farklı islam toplumlarında oruç bayramı, büyük bayram, küçük bayram gibi adlandırıldığı da olmuştur. Keza hem Ramazan Bayramı hem de Şeker Bayramı adlandırmaları Osmanlı döneminde başlıyor. Bu arada İslam’ı Türkler aracılığıyla öğrenen bazı toplumlarda da bu nedenle bayram için şeker veya tatlı bayramı deniyor.
Zira, bazı hadis-i şerif rivayetlerine göre Ramazan orucunun sona erdiğinin ifadesi olarak sabahleyin, bayram namazından önce şeker veya hurma gibi tatlı bir yiyecekle “iftar edilmesi” sünnet veya müstehap kabul edildiği için bu itibarla bizde  “şeker bayramı”  adlandırmasının benimsendiği söylenir. Ancak bu adlandırmanın da daha ziyade İstanbul çevresinde kabul gördüğü ve son devirde çocuk lisanına mahsus hale geldiği anlaşılıyor. Bugünse daha ziyade “seküler kesimin” tercih ettiği bu adlandırmayı “muhafazakâr kesim” ise eleştiriyor. Elbette bunlar bayrama dair kitabi bilgiler ki biz yine manevi cephesine dönelim Bayramın ve yoklayalım kendimizi bu bayram arefesinde çok geç olmadan.
Soralım kendimize, Ramazan’da, kendimizi bir ruh disiplinine tâbi tutarak, şuûrlu bir arınma mücadelesine, oruç sâyesinde  girmekle ne kadar başarılı olduk? Ve, gerçekten de bayram yapmayı hak ettik mi? Bunu hem ferdî planda, hem de sosyal planda düşünerek yanıtlayalım.
Meselâ, oruç ibadetinin hikmetini düşünerek, kendi hayatımızda  ne gibi olumlu değişiklikler yapabildik ve Ramazan’ı hayatımızda gerçekten de maddî ve manevî arınma vesilesi haline getirebildik mi?
Sofralarımızı fukara insanlara açabildik mi kendi yediğimizden yedirebildik mi ve belki daha da mühimi, fakir kimselerin sâde ve zâhiren-şeklen yoksul, ama, besmele ile açılıp, hamd ile kapanan, mânen zengin sofralarında oturabildik mi? Ya da, anasız-babasız, sahipsiz çocukların, yetimlerin, öksüzlerin, yaşlıların, yolda kalmışların ve mahzunların yanında ‘kimsesizlerin kimsesi’ olmak sorumluluğuyla hareket etmek duygu ve düşüncesi uyandı mı içimizde? Kaç yaralı gönle merhem, kaç mahzun gözyaşına mendil sunabildik. Kimin bir derdini tüm gücümüzle omuzlayabildik. Hadi gücümüz yetmedi veremedik hiç olmazsa kendimize ettğimiz gibi kardeşlerimize de canı gönülden dua sunabildik mi.Biz de olan başkasında olsun istedik mi samimi bir yürekle. Hangi kötü hasletimizden vazgeçip, hangi sünneti hayatımıza mihenk eyledik. Aç kaldık, susuz kaldık lakin tutabildik mi dilimizi. Kul hakkına girmekten, zulme sessiz kalmaktan sığındık mı Allah’a. Nefsimizi şerden beri eyleyebildik mi. Gözümüzü haramdan, ibadetlerimizi riyadan, kazancımızı haramdan arındırabildik mi? Yani hak ettik mi bayramı alnımızın akı, gönlümüzün huzuruyla… 
.
  Hani Hz Ali’ye sormuşlar, Bayram nedir? Diye.
  Günahsız geçen her gündür demiş.
  
İşte bu minval üzre biz de bu Ramazan’da kendi maddî ve manevî bünyemize olumlu bir şeyler katabilir, bu manevi güzellikleri muhafaza ederek gelecek Ramazan’lara ulaşabilir, bayramı ve ifade ettiği derin mânâyı düşünerek, onun bereketlerinden nasiplenerek bayramı bayram edebiliriz inşallah.