BABASIZ KALMIŞ BİR ÇAĞ

UMUT ÖZKAN

Kalabalık bir çarşıda babasının elini sıkıca tutan çocuğun o an hissettiği duygu... Hiç tanımadığı insanlar arasında, kendisine bakan yabancı gözlerin takibinde dolaşırken o minicik yüreğinde korkuyu silen güç... Bir an olsun kaybolacak olsa onu bulup çıkaracak, düşse kaldıracak olan babanın hep yanında olacağını bilmek... İşte bu duygunun adı "güven"dir. Çocukken bu duyguyu tam olarak anlamasak da büyüyünce, özellikle de babamızı kaybedince, bu duygunun ne demek olduğunu çok daha iyi anlıyoruz.

İnsanoğlu, babasının sıcak ve iri ellerini tutarken hissettiği rahatlama ve güven duygusuna hayatının her anında sahip olmak istiyor. Devletlerin ortaya çıkışındaki en temel unsurlardan biri de bu güven duygusuna olan ihtiyaçtır.

Devlet kavramının kültürümüzdeki en derin metaforu "devlet baba"dır. Bu, alelade bir sevgi sözcüğünden ibaret değildir; aynı zamanda korunma, kollanma, gerektiğinde ikaz edilme ve her daim devletin güvenlik şemsiyesi altında bulunma arzusudur.

Bugün dijital bir toplumda yaşıyoruz ve bu dijital çağ, devlet baba metaforunun altını oyuyor. Verilerimiz ülke sınırlarının ötesinde dolaşıyor, tercihlerimizi algoritmalar şekillendiriyor, kimliklerimiz birkaç tıklamayla çalınabiliyor. Çocuğumuzun gece yarısı izlediği videoları kimlerin önerdiğini bilmiyoruz. Banka hesabımıza erişen yapay zekânın hangi ülkeden yönetildiğini bilmiyoruz. Sosyal medyada bizi kışkırtan içeriği hangi istihbarat örgütünün ürettiğini bilmiyoruz. Artık hiçbir şeyi bilmiyoruz ve bizi koruması gereken o güçlü elleri arıyoruz.

Dijital çağda toplumların içinde bulunduğu yetimlik hissinden kurtulması için devletlerin hızla aksiyon alarak yasal mevzuatlarını güçlendirmesi gerekiyor. Lakin kanunların yapılması ve yürürlüğe girmesi çok zaman alıyor; çünkü bu süreçlerin düşünülerek ve toplumsal mutabakatla yapılması zorunluluğu bulunmakta. Teknoloji ise hiçbir sınırlama olmadan çılgınca koşuyor, çoğu zaman ise nereye gittiğini bilmeden. Aradaki mesafe açılıyor ve yasal boşluklar oluşuyor. Bu boşluklarda toplumlar genel anlamda kaybederken kötü niyetli oluşumlar büyük kazanımlar elde ediyor.

Devletler bu boşluğu nasıl dolduracak? Yasakçı bir zihniyet ile her şeyi yasaklayarak mı, yoksa geriden gelerek hep geç kalarak mı? Bu iki yol da arzu edilen neticeyi sağlayamayacaktır.

Bugünün dijital ortamında hazırlanacak yasal mevzuatlar, teknolojinin hızla ilerlemesi karşısında işlevini yitirerek kadük hale gelebilir. Bu yüzden hazırlanacak olan kanun metinleri için temel ilkeler belirlenmelidir. İnsan onuru, mahremiyet ve hesap verebilirlik gibi temel ilkeleri içerecek düzenlemeler, bugünün de yarının da teknolojisini kapsayacak ve toplumun ihtiyacı olan güveni tesis edebilecektir.

Önemli olan insanı merkeze almak ve güven duygusunu ona verebilmektir. Yasada bir boşluk varsa vatandaş bunun faturasını ödemek zorunda kalmamalı. Bir veri sızıntısı olduğunda vatandaş tek başına savaşmak zorunda kalmamalı. Bir algoritma onu mağdur ettiğinde vatandaş adaleti yıllarca aramak zorunda kalmamalı. Devlet, ilk andan itibaren vatandaşın yanında olmalı. Çünkü güven, eylemle kendini gösterir. "Sana güveniyorum" demek değildir güven; "düştüğünde oradaydım" demektir.

Devletin "baba" metaforunu reforme etmesi gerekiyor. Eski baba, dış dünyadaki tehlike ve tehditleri bilir ve ona göre korurdu çocuğunu. Yeni babanın ise gelebilecek tehlikeleri öngörmesi bile mümkün değil. Bu yüzden öğrenmeye açık olmalı ve yeni güvenlik konseptleri geliştirmelidir.

Vatandaş, bankacılık şifreleri çalınmış olsa bile bir elin bu mağduriyeti hızla gidereceğinden emin olmalıdır; çocuğunun internette güvenli içerikleri takip ettiğini bilerek işine gitmelidir; sokağa çıktığında ise yüzünü kaydeden kamera kayıtlarının hukuka uygun şekilde korunduğunu bilerek yaşantısına huzurla devam edebilmelidir. İşte güven bu; devletin, vatandaşına "yalnız değilsin, yanındayım ve seni düşünüyorum" hissiyatını vermesi. Tıpkı bir babanın elleri gibi.