PİYASALAR

  • BIST 100104.2460.26%
  • ALTIN271.015-0.01%
  • DOLAR5.769-0.08%
  • EURO6.348-0.21%
  • STERLİN7.411-0.22%
  1. HABERLER

  2. ÖZEL HABER

  3. “Rekabet Alanı İçinde Sıkışan Erkek, Bu Sahayı İşgal Ettiği Gerekçesiyle Kadını Hınç Nesnesine Dönüştürebiliyor”
“Rekabet Alanı İçinde Sıkışan Erkek, Bu Sahayı İşgal Ettiği Gerekçesiyle Kadını Hınç Nesnesine Dönüştürebiliyor”

“Rekabet Alanı İçinde Sıkışan Erkek, Bu Sahayı İşgal Ettiği Gerekçesiyle Kadını Hınç Nesnesine Dönüştürebiliyor”

Kadın hakları konusundaki tartışmalar geçmişten bugüne halen devam ediyor. Kadınların toplumdaki yeri, siyaset, çalışma hayatı ve gündelik hayat içerisindeki konumu anayasadaki değişiklikler ve toplumun algısıyla gelişse de bu konuda yapılan tartışmalar sürüyor. Bu tartışmalar nereye kadar devam edecek diye merak ettik konuyu, toplumun tam da içinde bulunan Gazeteci Zahide Ülkü Bakiler ile konuştuk.

A+A-

Türkiye’de malum gündem sürekli değişiyor ama ısrarla değişmeyen tek bir gündem var: Kadınlar. Dindarı, seküleri, çalışanı, gezeni, anne olanı, çocuk yapmayanı, fenomeni, şehirlisi, köylüsü… Tepeden tırnağa her alanda konuşulan, her şekilde konuşulan kadınlar…

Kadın hakları konusundaki tartışmalar geçmişten bugüne halen devam ediyor. Kadınların toplumdaki yeri, siyaset, çalışma hayatı ve gündelik hayat içerisindeki konumu anayasadaki değişiklikler ve toplumun algısıyla gelişse de bu konuda yapılan tartışmalar sürüyor. Bu tartışmalar nereye kadar devam edecek diye merak ettik konuyu, toplumun tam da içinde bulunan Gazeteci Zahide Ülkü Bakiler ile konuştuk.

HALA KAFALAR KARIŞIK

Son dönemlerde, ‘Kadın’ üzerinden sürekliliğini koruyan bir gündem oluşturulmak isteniyor. Şalını, nafakasını, anneliğini, sosyal medya paylaşımlarını detaylarıyla eleştiren bir kitle var. Sizce bu durum kimin işine geliyor?

Kadın meselesi öyle çok boyutlu bir mevzu ki; siyasi ya da dini ilgilerin konusu olmakla sınırlandırılamaz. Her şeyden önce cinsiyet farklılığı ve buna yapılan vurgu, kişisel ve toplumsal değer bakımından yüklü bir anlam taşıyor. Bu insani gerçeklik, konunun diri kalmasının en önemli sebebi… Diğer taraftan mesele, belli bir odak noktasından mahrum görünüyor. Bu alanda saha araştırması yapılsa acaba kaç kadın tartışılması gereken temaların hali hazırda konuştuklarımız olduğunu söylerdi? Gündemin sık sık bu mevzuya kilitlenmesinde, süje olarak kadının, popülerleşme arzusunun önemli bir aracına dönüşmüş olduğu gerçeğini hatırda tutmakta fayda var. Böylece bazen miadı dolmuş, yapay mevzuları konuşurken buluyoruz kendimizi... Erkekler hemcinsleri hakkında bu serbestîde konuşma cesareti gösterebiliyorlar mı, emin değilim. Belli ki, kadın erkek arasındaki ‘Eşitlik’ ve ‘Farklılık’ konuları, hâlâ kafamızı karıştırıyor. Tam bu esnada, iki cinse bakışımızı hangi referansların belirlediği bahsi devreye giriyor: Dini temel, yerel kültürün etkisi ya da bütünüyle modernizeye teslim olmuş bakışlar arasında elbette güçlü farklar olacaktır.

KADINA YANSITIYOR

Problemin kaynağının bakış açısıyla ilgili olduğunu mu söylüyorsunuz?

Kadın ve kadın meselelerine bakışımızda, kendi mesleğimden örnekle ifade edeyim; yalnız merceğin odaklandığı noktayı görüyor ve olguları sınırlandırılmış bir vizörden, evrenden izliyoruz. Oysa içinde bulunduğu çemberin etrafında, öykünün kalan kısımları var. Kadını, erkeğin toplumsal hikayesinden ayrıştırarak tek başına okumak, geçmişte mümkün değildi; bugün hiç mümkün değil… Yerleşik kurumlar günümüzde yeniden tanımlanıyor: Siyasi, dini ya da toplumsal olan… Bu yeni tanımlamalar, kimliklerimize de tesir ediyor.

Son dönemde kadın üzerine üretilen söylemleri dikkatli incelediğimizde, 1990’ların sonuyla 2000’lerin başında geçerli olan ‘Kamusal alan’ tartışmalarının farklı bir bağlamda, ancak benzer dikotomiler üzerinden devam ettiğini görüyoruz. ‘Kamusal erkek’ ve ‘Özel kadın…’ Dini geleneği ve geleneğin fıkhını, kadın üzerinden oluşturan bir alt metin var. Oysa kişisel okumalarımda, biyolojinin kadınları otomatik ve zorunlu bir biçimde dezavantajlı konuma yerleştirdiğine şahit olmadım. Bu sebeple nasıl son yıllarda ‘Sahih bilgi’nin öneminden bahsediyorsak, ‘Sahih geleneği’ de gündeme almakta yarar var.

Diğer taraftan erkeklerin kadınlarla ilgili meseleleri adeta bir ruznameye kaydetmelerinde, dikkatle kulak kabartırsanız; bir çığlık işitiliyor. Kapitalist dünya, rekabete dayalı sistem, görselliğin hâkimiyetiyle beklentisi yükselen hayatlara karşı rekabet alanı içinde sıkışan erkek, bu sahayı işgal ettiği gerekçesiyle kadını hınç nesnesine dönüştürebiliyor. Bu, aslında az önce belirttiğim türden bir imdat çığlığı ve kamusal hayatın seçkin mevkilerine ilerledikçe ses, daha da artıyor. Belki de erkek, mevcut küresel sosyoekonomik sistemle yapamadığı kavgayı kadına yansıtıyor.

MAHRUMİYET YAŞIYORUZ

Bu alandaki toplumsal çatışmaların merkezinde kadın ve aile mi yer alıyor?

Aileyle ilgili boyuta gelirsek, ailelerimiz kekemeleşmeye başladı; konuşmuyoruz. Birlikte geçirdiğimiz zamanın vasfı değişti. Bizi birbirimize bağlayan harcın eksikleri var. İletişimin içeriğinde niteliksel bir mahrumiyet yaşıyoruz. Aynı odada farklı ekranlara hapsolmaya başladık.

Biliyorsunuz sanatçı Kıraç, sabahları kahvaltı hazırlamayan kadınlar üzerinden bir tartışma başlattı. Siz eşinize kahvaltı hazırlıyor musunuz?

İzin verirseniz sorunuza bir ‘Önyargı seferberliği’ başlatmamız gerektiği önerisiyle cevap vereceğim. Birkaç örneği genelleştirerek, aileleri dışardan görünen cephesiyle değerlendirmek; yuvaların rikkatini, nezafetini incitebilir. Kendimle ilgili kısımda diyebilirim ki; evi, evde olmayı, evin insanı saran kokusunu seviyorum. Mutfakta zaman geçirmek, herhalde hemen her kadının hayatının vazgeçilmez bir parçası… Benim için de öyle. Aile olarak aynı sofrayı paylaşmayı, hangi öğün olursa olsun, o günün bir hediyesi gibi görüyoruz.

TEKNOLOJİ DİNGİNLİĞİ ELİMİZDEN ALDI

Türkiye kritik süreçlerden geçiyor. Gündem çok yoğun... Bir gazeteci olarak baktığınızda bu yoğunluğun sokağa yansımasını nasıl buluyorsunuz? Sokağın dili, kelimeleri, gündemi bu durumdan nasıl etkileniyor?

Bugün için yoğunluk, hayatımızın adiyâttan bir meselesi haline geldi. Sosyal medya, zihnimizdeki ‘Yoğunluk’ algısını değiştirdi. Büyük uğraşlar içinde olmadığını düşündüğünüz kişiler de artık epey ‘Yoğun…’ Yeni medya araçlarındaki hesaplarınıza on dakika bakmayıp geri döndüğünüzde, birçok haber, paylaşım ya da fotoğrafın biriktiğini görüyorsunuz. Teknoloji, muhtaç olduğumuz dinginliği elimizden aldı. Artık her şeyi daha büyük bir telaşla yaşıyoruz. Hayatımızdaki seremonilerin sayısı arttı. Bu bazen ‘Gelenekleri canlandırıp yaşatmak’ adı altında yapılıyor. Bahsettiğim konunun son yıllardaki en önemli örneği, evlilik törenleri... Ailelerin tanışmasından başlayıp düğünle tamamlanan süreçte, sayısız ritüelle karşılaşıyoruz. Hakikaten geleneği mi yaşatıyoruz yoksa gündelik hayat pratiklerine yeni arabesk formlar mı ekliyoruz, bu da ayrıca tartışmaya değer bir konu…

Bütün bunlarla birlikte sokağın dilini, medyanın dili ve gündeminden ayrı düşünmek oldukça zor… Medya, kamusal başlıkları belirlemede sahip olduğu alanı gün geçtikçe genişletiyor. Bunu da farklı içerikler sunarak, uygulamalar ve yayınlar üreterek yapıyor. Odağımız, yalnız sıcak siyaset değil… Fenomenlerin sayısı artmaya başladı. Yine de en büyük risk, yoğun gündemlerin süratli akış sebebiyle üzerinde düşünmeye fırsat vermeden bizi tarafgirliğe itmesi. Bir haber veya görüntüyle karşılaştığımızda ona dair gereken bilgiye erişmeden, kanaat ve hatta karar oluşturuyoruz. Çünkü üzerinde uzun uzun düşünmeye vaktimiz yok; onu bir diğer gündem takip edecek. Bizi fast foodlarla hızlı yemeye davet eden kültür, hızlı düşünmeye, hızlı konuşmaya zorluyor. ‘Fast food’un ardından ‘Quickly talk’, ‘Quickly write’ yönergesiyle karşı karşıyayız. En popüler sosyal medya araçlarından Twitter, kullanıcılarına günde ortalama yirmi gündem maddesi belirliyor. Üstelik bu başlıklar, popülerlik oranlarına göre gün içinde değişiyor, ilaveler oluyor. Konuşmak, kamusal gündeme dâhil edilmek üzere yapılan davet, biçimsel olarak çok cazip… Peki, ne söyleyeceksiniz? Donanımlı bir bilgiyle hepsine yetişmeniz imkân dâhilinde değil.

HAYAT TARZI VAR

Yıllarca ekranlarda program yaptınız. Ekran arkasında hayat, sizin için nasıl devam ediyor?

Medyada yer almak, bilhassa kamera önünde olmak, insana mesuliyet yüklediği için belki diğer alanların işleyişinden biraz farklı. “Medya dışındaki hayatım rutin şekilde devam ediyor” dersem, bunun samimi bir cevap olmayacağından korkarım. Çünkü medyada çalışmak, bir mesleği icra etmenin ötesinde çerçeve içine alınmış belli bir hayat tarzı sunuyor hatta bazen dayatıyor. Basını fiili olarak bıraktığınız dönemlerde bile alışkanlıklarınızı devam ettiriyorsunuz. Zamanı belli bir tempoda, ortalama hızdan fazla bir süratte yaşamak, gündemle bağınızı yayınları takip ederek dahi olsa devam ettirmek, insanla, genel olarak hayatla ilgili her başlığa ilginiz ölçüsünde kulak kesilmek… Hani bir söz vardır, “Dünyaya yeniden gelsem” deriz; ben de dünyaya yeniden gelsem yine bir basın mensubu olmak isterdim. Bu dinamizmin, hayatıma olumlu katkıları olduğunu söyleyebilirim.

ÇARESİZLİK YATIYOR

Okumayı sevmeyen ama her şeyi bilmek isteyen kalabalık bir gençlik var. Okumadan, bilgiye talip olmanın sonu nereye çıkar?

Belki de sorun, gençlerin talip olmadığı kadar yüklü bir enformasyona maruz kalmaları ve bu durum karşısında yaşadığımız çaresizlikte yatıyor. Zaman baskısının olduğu bir dünyada, gençlerden bilgi birikiminin ayrımını titizlikle yapmalarını beklemek, herhalde gerçeğin sınırlarını zorlayan bir yaklaşım olurdu. 2000’lerden bu yana kümelenen bilginin, dünyada bu yüzyıla kadar üretilenden kat kat fazla olduğunu düşünürsek, işleri pek de kolay görünmüyor. Soyut kavramları dahi görüntüsüz algılayamayacak hale gelmiş bir dünyanın çocuklarından bahsediyoruz. Erdemli bir toplum ve erdemli bireyin teşekkülünde, okumanın katkısını hatırlatacak güçlü motivasyonlara ihtiyaçları olduğu kanaatindeyim. Umarım gençler enformasyon yoğunluğu sebebiyle yaşadıkları çetin imtihanı, sosyal politikalar ve bireysel çabaların desteğiyle aşma imkânı bulabilirler.

Bu keyifli söyleşi için teşekkür ederiz. Okurlarımız için son söz niyetine ne söylemek istersiniz?

Ben de çok teşekkür ediyor ve Turuncu Dergisi’nin okurlarını can-ı gönülden selamlıyorum. Şunu söyleyebilirim ki; küçük hedeflerle büyük işler yapmak mümkün değil… Yaptığımız işin kendisi ufak da olsa, hayali büyük olsun. Gayret bizden, tevfik Allah’tan...

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.