PİYASALAR

  • BIST 10092.227-1.57%
  • ALTIN213.055-0.02%
  • DOLAR5.3320.85%
  • EURO6.0610.63%
  • STERLİN6.689-0.01%
  1. HABERLER

  2. ÖZEL HABER

  3. "Bereketi ve şükür etmeyi unuttukça hayatlarımız savruluyor"
"Bereketi ve şükür etmeyi unuttukça hayatlarımız savruluyor"

"Bereketi ve şükür etmeyi unuttukça hayatlarımız savruluyor"

Kilo almanın pskolojik etkilerinin düşündüğümüzden çok daha fazla olduğunu söyleyen Meltem Sezer, "Bereketin unutulması, cenab-ı Allah’ın ihsan ettiği nimetlerin bolluğunun unutulmasıdır. Yani verenin de alanın da Allah (c.c.) olduğunu unutmak. Ve bu unutma, tehlikeli ve yersiz bir korkuya yol açıyor. Nimetler sanki o an tükenecekmişçesine, farkında olmaksızın bir korkuyla yemeğe yöneliyor insanlar." dedi.

A+A-

Klinik Plikolog Meltem Sezer, acıkmadan yediğimiz öğünlerin sayısı her geçen gün artıyor. Tokken ağzımıza aldığımız her lokma hastalıklara davetiye çıkıyor. Son yıllarda özellikle kadınların yakındığı psikolojik açlık beraberinde birçok sorunu getiriyor.

"Psikolojik açlık ise aç değilken bile hissedilen bir yemek yeme arzusudur"

Bildiğiniz gibi açlık yemek yeme arzusudur. Aç olduğumuzda hepimiz yemek yemek isteriz. Bu doğal. Psikolojik açlık ise aç değilken bile hissedilen bir yemek yeme arzusudur. Şöyle düşünün. Mesela yemekten yeni kalktınız ve kısa bir süre içinde tekrar yemeğe yöneliyorsunuz. Bunun doğal (fizyolojik) açlık olmadığını biliyorsunuz. İşte bu psikolojik açlık yaşadığınızın en tipik örneklerinden biri.
Psikolojik açlık duygu dünyamızla çok yakından ilişkili bir konu. Örneğin yemek yediğiniz anlarda hangi duygularınızın size eşlik ettiğine odaklanın. Şaşıracaksınız. Yemeklere eşlik eden duygular olduğunu göreceksiniz. Aç olduğumuz zamanlardan ziyade yemeği yalnızken, sıkıldığımızda, üzüntülüyken, kızgın öfkeli hissettiğimizde ya da stresli anlarımızda yiyoruz sıklıkla. Yani duygusal anlarımızda. Yani duygularımızı kontrol edemediğimiz anlarda! Çoğu zaman bu durum öyle bir hal alıyor ki, biz gerçek açlığı hissetmiyor hale geliyoruz. Ve bu durum devam ettikçe kendi bedenimizin verdiği fiziksel mesajlara yabancılaşıyoruz.
Bir de tabii ki çok yedikten sonra oluşan kendini suçlama, utanç ve güven kayıpları var. Bunlar insanları yiyecekle avunmaya sevk ediyor. İşin kötüsü bu hep tekrar ediyor. Duygular tatmin edici olmayan bir döngüye sokuyor. Duygusal açlıklarını bastırmak için sürekli yemek zorunda hissediyorlar. Bu da kilo alımını arttırıyor ve fazla kilo olarak vücutlarında birikmeye başlıyor. İnsanlar aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyor ve bu döngüden kolaylıkla çıkamıyorlar. Ben de aynı şeyleri yaşamıştım yıllar önce. Zaten ilk böyle keşfettim duygusal açlığı ve zamanla üstesinden geldim.


"Kendi iç dünyamızı tanıdık, kendimizi yeniden keşfettik"

"Lise dönemlerindeyken ben de oldukça kilolu bir kızdım. Yıllarca türlü diyetler denedim, bazen kendimi acımasızca aç bıraktığım zamanlar oldu. Bazı dönemler istediğim gibi kilo verirken bazen de verdiğimden fazlasını geri aldım. Ya ‘o Pazartesi başlarım’lar hiç bitmedi yada ‘bu sefer yersem sayılmaz’lar. Bir türlü istikrarlı kiloda kalamıyordum. Aynı yıl anneme diyabet (şeker hastalığı) tanısı konuldu. Her gittiğimiz doktor kilo vermesi gerektiğini söylüyordu. Artık ikimizin de hayatında yeni bir süreç başlamıştı. Fakat benim için kullanma kılavuzu olmayan, deneye yanıla öğrendiğim ve oldukça fazla bedel ödediğim bir dönemdi kilo verme sürecim. Anne-kız sağlıklı beslenmeyi yaşam stili haline getirmeye karar verdik. İlk önce doğru bildiğimiz yanlışları değiştirdik. İş böyle olunca evin alışveriş listesi, eve alınanlar, evde pişenler değişmeye başladı. Birbirimizi motive ederken bol bol pozitif telkinler verdik."

"Pek çok araştırma yaptım bu süreçte. Ama en çok kendimize odaklandık. Kendi iç dünyamızı tanıdık, kendimizi yeniden keşfettik. Kendimde ve annemde olumlu sonuçlar aldım ve çevremizdeki insanlarla da paylaşmaya başladım. Kendi söküğünü diken terzi misali işe yaradığını gördüm ve bu yolda ilerlemeye devam ettim. Üniversiteden mezun olup Uzman Klinik Psikolog da olunca profesyonel mesleğim ve işim haline geldi. Ve daha fazla insana yardımcı olmaya başladım. Başkaları da benim gibi el yordamıyla, deneye yanıla uğraşarak zaman kaybetmesin istedim. Sağlıklı beslenmek isteyenlere, kilo vermek isteyenlere ve duygu dünyasını keşfetmek isteyen insanlara kılavuzluk etmeye başladım. Edindiğim tecrübeyle, kendi özgün modelimi geliştirdim. Duygu merkezli bir model bu. Şuana kadar 400’ü aşkın kişiye birebir eğitim ve danışmanlık gerçekleştirdim." 

"İnsanı bütünsel bir yaklaşımla ele alıyorum"

Öncelikle şunu söyleyeyim. İrade gerektirmeyen, çok basit, etkili ve kalıcı bir çözüm yolu bu. Uyguladığım yöntemin özü sıkışmış olan duyguların çeşitli tekniklerle boşaltılması ile başlıyor ve şifalanma ile devam ediyor. Duyguları boşaltmak çok önemli. Yeme bozukluğu olanlar genellikle çeşitli  duygusal halleri tahammül edilemez buluyorlar çünkü. Ve bunlardan kaçınmak için her türlü yolu deniyorlar. İnsanlar güçlüklerle karşılaştığında genelde üzgün, kafası karışmış, reddedilmiş, kaygılı ve yalnız hissetmekten kaçınırlar. Bazen de öfkeden, acıdan, suçluluktan, özlem ve üzüntüden kaçmak için çeşitli yollara başvurulur.  Özetle duygular reddedilir, etkileri azımsanır ya da engellenirler.

İşte ben bu duyguları eksen alan bir model uyguluyorum. Psikoloji ile harmanlanmış ve gerçek hayattan edinilmiş tecrübelerle sınanıp zenginleştirilmiş bir yöntem bu. İnsanı bütünsel bir yaklaşımla ele alıyorum. Bütünlük derken neyi kastediyorum? Birincisi, ruh, zihin ve beden bütünlüğünü. Çünkü sağlıklı olma hali bu üçünün ahengiyle, uyumuyla oluşuyor. İkincisi, ailesi ve diğer çevresindeki insanlarla ilişkileri kastediyorum bütünsellik derken. İnsan sosyal varlıktır bildiğiniz gibi. Ve çevremizdeki insanlarla yaşadığımız sorunlar yeme bozukluklarının hem nedeni hem de sonucu olabiliyor. Üçüncü olarak bütünsel yaklaşım gereği insanı geçmişi ve kökleriyle birlikte ele alıyorum. Bu bütünsellik şifalanmanın kalıcı olmasını sağlıyor.

Bütünsellik önemli ama uyguladığım modelin kalbinde yani merkezinde duygular yer alıyor. Özü duygulara dayanıyor çünkü. Duygular eşliğinde insanları sorunun kaynağına götürüyorum. Ve işte o insanların içine hapsolmuş sıkışmış duyguları açığa çıkarıp çeşitli tekniklerle boşaltıyorum. Ve enerji çalışmalarıyla şifalanmaya kadar devam ediyoruz.

Sonuçlar gerçekten hep ezberi bozuyor. Hiç ummayacağınız şaşırtıcı şeyler çıkıyor beslenme bozukluklarının altında. Bir bakıyorsunuz ki kontrollü kaybetme korkusu insanları aşırı yemeğe sevk etmiş. Kontrolü kaybedeceklerini hissettikçe sürekli tetikleniyor ve yemek yiyorlar. Ya da kusurlu olduklarını hissettiklerinde, boşluk hissi oluştuğunda, genellikle onaylanma ihtiyacı hissettiklerinde hep altta yatan şey bambaşka bir şey oluyor.

Bir nevi danışanları gönül dünyalarında bir gelişimsel yolculuğa çıkarıyorum. Böylelikle danışanlar iç-benliklerine ulaşıyor, engelleri keşfediyor ve özlerine temas ederek gerçek ihtiyaçlarının farkındalığına erişiyorlar. Ve hayatlarında yepyeni bir başlangıç yapıyorlar.

"Ailedeki yeme alışkanlıkları ilerideki beslenme biçimimizi büyük ölçüde şekillendiriyor"

Kültür yemek alışkanlıklarımızı çok etkiliyor. Çünkü beslenme alışkanlıklarımız zaten küçük yaşlarda oluşuyor. Mesela küçük yaşlarımızda kahve içmezken bile annemizin "kahve kuru kuru ikram edilmez" dediğini hatırlarız. O yüzden çay-kahve ile birlikte muhakkak kurabiye, pasta, hamur işi, y ada çikolata gibi bir şeyler de ikram ederiz. Bu görgüyü alıyor ve bununla büyüyoruz. Küçük yaşlardayken ne öğrenirsek, kültür gereği onu sürdürmeye başlıyoruz. Ve zamanla bunlar alışkanlık haline geliyor.

Ailedeki yeme alışkanlıkları ilerideki beslenme biçimimizi büyük ölçüde şekillendiriyor. Damak zevkimiz daha çok küçük yaşlarda oluşuyor. Örneğin ben Tekirdağ'lı bir baba ile Ordu'lu bir annenin kızı olarak Karadeniz ve Trakya mutfağı ile büyüdüm. Farklılıklarını bizzat deneyimleme şansı buldum. Ne yiyeceğimizden, yediğimiz yiyeceklerin yağına, tuzuna hatta pişirilmesine, miktarına ve öğün saatlerine kadar tüm o alışkanlıklarımız ve zevklerimiz böyle oluşmaya başlıyor. Ve genellikle hayat boyu devam ediyor. Bu yüzden sağlıklı beslenmeyi doğru öğrenmek ve çocuklarımıza, çevremizdekilere bunları aktarmak çok önemli.

Misafir ağırlamak da kültürümüzde çok önemli. Mükellef sofralar kurulur. Çünkü yemek ikramı Anadolu misafirperverliğinde tüm insani muhabbetlerin olmazsa olmazı adeta. Mesela düğünlerde, dost meclislerinde ve hatta ölümlerde bile ne zaman bir araya toplanılsa yemek her zaman eşlik eder. Misafiri de en çok evde ağırlarız. Hal böyle olunca, yemek hiç eksik olmaz misafirliklerde. Yemezsem ayıp olur inancımız da cabası. ‘Bu kadar emek verilmiş, sofralar hazırlanmış. Yemezsem ayıp olur’ gibi hissederiz. Bu inanç kültürel olarak içimize yerleşmiştir. Örneğin ‘pişirdiği pastadan yemezsem arkadaşım bana kırılır’ gibi düşünürüz.

Anadolu misafirperverliği kültürü ile yetişiyoruz çoğumuz. Bu eşsiz ve köklü bir kültür. Özünde bereket ve şükür yatıyor. Yokluklar bile mükellef bereketli sofralara dönüşür. Hatta “misafir kısmeti ile gelir” veya “misafir on kısmetle gelir, birini yer dokuzunu bırakır” gibi atasözlerimiz vardır. Ama biz bereketi ve şükür etmeyi unutuyoruz galiba. Sorun daha çok bundan kaynaklanıyor.

"Bereketi ve şükür etmeyi unuttukça hayatlarımız savruluyor"

"Allah’ın (cc) verdiği nimetlerin bolluğu, yani bereketin unutulması korkuya, güvensizliğe, sağlık problemlerine, mutsuzluğa ve birçok olumsuz etkiye yol açıyor. Bir kere bereketin unutulması, cenab-ı Allah’ın ihsan ettiği nimetlerin bolluğunun unutulmasıdır. Yani verenin de alanın da Allah (c.c.) olduğunu unutmak. Ve bu unutma, tehlikeli ve yersiz bir korkuya yol açıyor. Nimetler sanki o an tükenecekmişçesine, farkında olmaksızın bir korkuyla yemeğe yöneliyor insanlar. Sınırı olmuyor, silinip süpürülüyor tabaklar. Böylece insanlar daha fazla yemek yemeğe başlıyor ve hatta bu korku yoluyla besinler vücutta depolanıyor. Aşırı kilolara yol açıyor çünkü doğal ölçü kayboluyor.

Bereketi ve şükür etmeyi unuttukça hayatlarımız savruluyor. Savurgan bir hal alıyor. İsrafa dönüşüyor. Günümüzün tüketim alışkanlıkları insanları zaten sürekli israfa yönlendiriyor. Her şeyi hızlıca tüketmeye teşvik ediyor. Yemek konusunda da sınırsızca ve sürekli tüketir hala geldik. Fast-food alışkanlıkları bizi hep daha büyük boy yiyecekler almaya yönlendirir oldu. Açık büfeler bu ölçüsüzlüğümüzü daha da körüklüyor. Marketlerin abur cubur reyonlarındaki çeşitlilik ve albenisi yüksek ambalajlı ürünler iyice işimizi zorlaştırıyor. Fakat bu çoğu sağlıksız olan ürünler, gereksiz tüketim ve israf alışkanlıkları bizim sağlığımızı ciddi şekilde tehdit eder hale geldi. Bunu fark etmemiz ve değiştirmemiz önemli."

"Bereketi kazanmak için özünü yeniden hatırlamalı"

Bereket hepimizin özünde zaten var aslında. Sadece üstünü örten çeşitli katmanlar mevcut. Örtüyor, gizliyor, baskılıyor onu. Bereketi kazanmak için özünü yeniden hatırlamalı, üstünü örten adeta o kabuktan kurtulmalı ve hayatlarımıza hakikatle dâhil etmeliyiz.

Mesela küçük bir hatırlatma yapalım. Bildiğiniz gibi ‘bereket’ ve ‘mübarek’ kelimeleri Arapça’dan gelen ve aynı kökten türeyen kelimeler. Bereket ‘Allah’ın (cc) verdiği nimet, bolluk’, diğeri ise ‘kutsama’ anlamına geliyor. Bereket kutsallıkla ilişkilidir. ‘Bayramın mübarek olsun’ dediğimizde, işin sırrı bu ilişkide yatıyor. Yani nimetler kutsaldır. Örneğin bayramın mübarek olsun dediğimizde, cenab-ı Allah tarafından ihsan eylenen bu nimetlerin kutsallığını anar ve birbirimize hatırlatırız.

"Kültürümüz, günlük yaşamımız bunlarla dolu. Büyüklerimizden öğrendik. İşlerinin başına geçtiği her gün ‘Siftah senden, bereketi Allah’tan’ diyerek bolluk bereket için dua ile devam ederler günlerine. Bizler birbirimizin kesesine, sürüsüne ve ömrüne bereketler dileriz. Evimizde ve soframızda bereketin artması için dualar ederiz... Bolluk - bereket şükürle ve kadir kıymet bilmekle birlikte gelen bir şeydir. Ama özünü kaybediyor ve unutuyoruz bu değerlerin. Hissetmiyoruz. Bu duyguların anlamlarını unutuyoruz ve taşıdıkları mesajları.

Biz aslında sadece bereketi unutmadık. Şükür etmeyi de unuttuk. Çünkü bereketin şükürle birlikte doğduğunu da unuttuk. Şükür bir minnettir. Verilen nimetler için duyulan bir şükür, bir minnet duygusu. Şükür ettiğimizde minnet duygusu kaplar içimizi. Bazılarının yarısı boş bardak olarak gördüğünü şükür etmek yarısı dolu olarak görmemizi sağlar. Bu bir ölçüdür. Önemli bir hadisi hatırlayalım. "Resulüllah Efendimiz yemekte hiçbir kusur aramazdı. İştahı varsa yer, canı çekmiyorsa yemezdi." (Buhari, Müslim, Ebu Davud). Yine Arapça kökenli bir kelime olan ‘iştah’ zaten yemek yeme arzusu demektir. Peygamber Efendimizde iştahın bir ölçü olduğunu görüyoruz. Bu ölçü ihtiyaçlarımızın farkına varmamızı sağlar."

Şükür etmek sahip olduklarımızın da farkına varmayı sağlar. Değerini, kıymetini bilmemize ve tadına varmamıza imkân verir. İhtiyaç duyduğumuz yemeği yiyebildiğimiz için şükür ettikçe, bereket birlikte gelir. En basitinden ihtiyacımız kadarını yiyip şükür ettiğimizde bir bakıyorsunuz yemek artmış. Artan yemeklerle birlikte zaten artmaya başlıyor bolluk bereket. Çünkü insan şükür ettiğinde, ihtiyaç duyduğu kadarlık nimete ve hatta fazlasına sahip olduğunu daha kolay görecektir.

"Şükür edildiğinde, nimetlerdeki azalma dolayısıyla korkusundan da arınacaktır insanlar. Çünkü Allah’a (cc) minnet duyduğunuzda korkmazsınız ve korkuyla saldırmazsınız. Minnet duyulduğunda, yetersizlik yerine yeterlilik hissedersiniz. Bunu bizzat yaşadıklarında, deneyimlediklerinde çok şaşırıyor insanlar.

Bunların hayatımıza öyle çok olumlu etkisi var ki. Yunus Emre'nin ilahi aşkla söylediği meşhur bir söz vardır. “Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü”. Gerçekten minnettarlık hepimizi birleştirir. Hatta bizi sevindirir ve mutlu eder. Danışanlarıma anlatırım hep ve şaşırırlar. Bilinenin aksine, şükür edip minnettar olmamızı sağlayan şey mutluluk değildir. Aksine, şükür edip minnettar olduğumuzda mutlu oluruz. Şükür ettiğimizde sevinç başlar ve mutlu hissederiz."

Özümüzü ve değerlerimizi unuttukça hayatlarımızı zorlaştıran alışkanlıklar ediniyoruz. Duygularla birlikte bunlar iyice sarmaşık halini alıp birbirine dolanıyor ve karmaşıklaşıyor. Bunlar özümüzü öyle bir kaplıyor ki bozulan sağlığımızın nasıl ne şekilde bozulduğunu dahi anlayamıyoruz. Bu yanlış anlayış sonucu bolluk vücutlarda biriken yağlara dönüşüveriyor maalesef. Ama beslenme bozukluğu bu olumsuz etkilerden sadece bir tanesi. Daha sıhhatli yaşamlar için bereket, şükür, minnet, tevazu, bağışlama gibi yapıcı hislerimizi duygularımızı yeniden hayatlarımıza dâhil etmeliyiz. Ve ayrıca korku, öfke, üzüntü gibi yıkıcı duygularımızın da dilini keşfetmeliyiz.

 

Yenikapıhaber - Turuncudergi / ÖZEL

 

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.