PİYASALAR

  • BIST 10093.6160.34%
  • ALTIN209.6850.52%
  • DOLAR5.3230.13%
  • EURO6.0680.81%
  • STERLİN6.8560.34%
  1. HABERLER

  2. ÖZEL HABER

  3. "Anadolu Kadını ölmedi sadece çok dibe itelediler"
"Anadolu Kadını ölmedi sadece çok dibe itelediler"

"Anadolu Kadını ölmedi sadece çok dibe itelediler"

Yazar Ayşe Sevim; “Yarışıyorlar ama hayır için değil, çocuklarının hangisi daha başarılı diye, hangisi daha iyi giyiniyor diye, hangisi bilmem ne diye…”

A+A-

Mahallemizde ihtiyar bir kadın vardı mesela. Elinin üzerindeki kırışıklıklarla oynamama izin verirdi. O bollaşmış derileri kaldırıp bırakırdım. Dakikalarca… Anneciğim o esnada mutfakta bu ihtiyara ikram etmek için bir şeyler hazırlardı. O andaki huzuru özlediğim oluyor. Dünyayı o kadının deri boşluklarını inceleyerek anlamaya çalışıyordum.

yazer.jpg

'Yazar Ayşe Sevim kimdir? Ben de onu tanımaya çalışıyorum...'

Geçen yıl bu soruya farklı cevap verirdim. On yıl önce sorsaydınız daha farklı. Muhtemelen beş yıl sonra da başka bir cevabım olacak. Devamlı değişiyor yanıt. Kim olduğum konusunda kesin bir yanıtın olduğunu sanmıyorum. Bir insan vefat edince ardından okunan selalarda o kişi nasıl anons edilir dikkat edin: “Şu şu kişilerin çocuğu, şunların annesi babası” denir. Birilerinin annesi babası, birilerinin çocuğu, başka… Peki kendi kim? Yunus “İlim ilim bilmektir/ ilim kendin bilmektir” diyor ya, bilenlere aşk olsun. İnsanın kendisini bilmesi zor iş. Dedi.

'Çocukluk, insanın hazinesi! Çocukluğumu özlemiyorum...'

“Güzel değildi pek. Eski bir röportajımda çocukluğumu nasıl övmüşüm inanamazsınız. Henüz yirmili yaşların başındaydım. Galiba kendimi harika bir çocukluk geçirdiğime ikna etmeye çalışıyordum. İnsanın kendisine karşı dürüst olması için illa otuzu devirmesi gerekiyor. Şimdi daha iyi görüyorum maziyi. Müthiş bir ölüm korkum vardı mesela. Her sabah nasıl olup da ölmediğime şaşırıyordum. Başka şeyler… Yine de o zamanlardan özlediğim resimler tabii ki var. Az ama var. Mahallemizde ihtiyar bir kadın vardı mesela. Elinin üzerindeki kırışıklıklarla oynamama izin verirdi. O bollaşmış derileri kaldırıp bırakırdım. Dakikalarca… Anneciğim o esnada mutfakta bu ihtiyara ikram etmek için bir şeyler hazırlardı. O andaki huzuru özlediğim oluyor. Dünyayı o kadının deri boşluklarını inceleyerek anlamaya çalışıyordum. İhtiyarların çocukların etrafında olması iyi bir şey.” İfadesini kullandı.

'Neye münasip yaratılmışsanız dünyada o iş sizi mıknatıs gibi çekiyor'

Yzar Sevim, “Fıtratla ilgili… Neye münasip yaratılmışsanız dünyada o iş sizi mıknatıs gibi çekiyor. Müzisyenler “İlk müziğe ilgi duyduğum zaman daha beş yaşındayım” diye klişe cümleler kurarlar genelde. Haklılar. Çünkü ilgi alanları ruhlar aleminden belli, hepsi tasarlanmış. Yeğenime bir gün dondurma alacaktım, gözlerini kocaman açtı. Ben dondurmaların renklerinden hoşlandı diye düşünüyordum ama o bana dondurma manikasının nasıl çalıştığını merak ettiğini söyledi. İçini açıp görmemiz mümkün müymüş? Onun ilgi alanı da makinelerdi. Benim de kelimeler. Dönüp dolaşıp edebiyatın içinde buldum kendimi. Lisede ilk derslere girmez okulun yarım akıllı kütüphanesinde roman okurdum. Çocukken parka gidiyorum diye evden çıkar kütüphaneye koşardım. Okuma yazma bilmediğim zamanlarda bile gidiyordum. Kütüphanede soba yanıyordu hatırlıyorum. Kütüphaneci bu bacak kadar çocuğa neden geldiğini hiç sormaz gazetesini okurdu. Ben de kitapların resimlerine bakardım. On beş yaşında babamın “sana benden yadigar kalsın” diyerek aldığı bir altın yüzüğü gizlice kuyumcuda bozdurup sevdiğim bir yazarın kitaplarını almıştım. Fıtrat. Sanatın başka kollarına da yakınlık duydum aslında… Mesela resim. Bir de sinema var ama o ayrı bir konu.”dedi.

'Gökten inen tek şeyin vahiy olduğuna inanıyorum'

Gökten inen tek şeyin vahiy olduğuna inanıyorum. Eğer içinizde yazmaya bir eğilim varsa çalışarak harika eserler verebilirsiniz. Yazı serüvenimde çok yetenekli insanlar gördüm. İşin garip yanı o yetenekli kişiler artık yazmıyor, yazamıyorlar. Sadece çalışanlar yola devam edebildi. Bu basketbolcu olmaya benzer. İyi bir oyuncu olmanız için uzun boylu olmanız gerekir ama sadece uzun boylu olmanız sizi basketbol oyuncusu yapmaz. Çalışmanız gerekmektedir. Her konuda olduğu gibi… Bir çocuk doğurarak anne olmazsınız, anne olmak doğumdan sonra başlar. Oradaki yetenek yeni doğan bebektir, bakmazsanız ölür. Bakarsanız ondan bir yiğit olur.

“Bitti en iyisini yazdım” dediğinizde ölürsünüz. Kızıl Elma gibidir yazmak. Eline geçmez. Hep ileriye doğru yürürsün, hatta toprak kaybettiğin sınırlarının gerilediği de olur. Eskisi gibi iyi yazamadığın da olur yani. Bir doktor her sene tecrübesine tecrübe ekler ve ilerler ama yazı böyle değildir. Kırk yıl yazarsın bir gün uyanırsın, bitmiş… Yazamıyorsun. Hani çalışmak kafiydi diyeceksiniz. Çalışmak ve bakış açınızı korumak. “Dünyaya alışan adam şiir yazamaz” demişti İsmet Özel bana. Dünyaya yaklaşırsanız da kabiliyetiniz erir. Güneşin dünyaya nasıl bir mesafesi var, yakınlaşırsa yanar uzaklaşırsa donar… Yazan kişi de öyle olmalı. Tamamıyla hayal dünyasında yaşamayacak fakat dünyaya da alışmayacak.

'Edebiyat sadeliği sevdiği gibi süslenmeyi de sever'

Edebiyat sadeliği sevdiği gibi süslenmeyi de sever. Fazla kelime süslenmek değildir. Fazla kelime boynuna önüne gelen kolyeyi takan kadının durumu gibidir. Zevksizliktir yani. Halbuki bir boyunda zarif sade bir kolyenin güzel durması gibi zümrütlerle süslenmiş bir kolye de eşsiz durur. Uzun yazının da kısa yazının da değeri ayrıdır. Uzun yazı maraton koşucusu gibidir, yolda tıkanmaması gerekir. Kısa yazının da kendine göre kaideleri var tabii.

"Anadolu Kadını ölmedi sadece çok dibe itelediler"

“İsmek’de çalışmıştım yıllar önce, ev hanımlarına terapi olduğunu gördüm o kursların. Kadınların eve tıkılmaması, komşu günlerine terk edilmemesi icap ediyor. Ben İsmek’te problemli pek çok kadının anlayışlı bir insan haline geldiğini gördüm. Anadolu kadını ölmedi. Ben inanıyorum ölmediğine. Sadece çok dibe itildiler. Tv ciddi bir zehir, gözlerinden kulaklarından akıyor. İçlerindeki hayır için çalışan mekanizma bozuldu. Yarışıyorlar ama hayır için değil, çocuklarının hangisi daha başarılı diye, hangisi daha iyi giyiniyor diye, hangisi bilmem ne diye… Tedavi olması lazım. Olacak inşallah. Çok güzel işler yapan kadınlar var.”

‘Bu dünyada mutluluk diye bir şey yok…’

“Eskiler de böyleymiş. Zamanın sorunu değil bu. Allah kendisinden başka biriyle/ birileriyle tam mutlu olmamızı istemiyor. Hocalarımdan bir demişti ki: “Hayatın tıkırında gitse, çocukların hiç azmasa, sağlığın bozulmasa, eşin çok sevse bir dediğini iki etmese, iş arkadaşların seni kapıda karşılasa, akrabaların sen sormadan her derdine koştursa, Allah’ı anmak aklına gelir miydi?” Gelmezdi. Bu dünyada mutluluk diye bir şey yok. Mutluluğu yanlış yerde aramak diye bir şey var. İnsanlar kendilerini unutmak için içki partileri düzenliyorlar, ayılıp kendi kendileriyle yüzleşmemek için after party tertip ediyorlar. Ard arda parti yani… Derler ki bu dünya yaratıldığında üzerine bin sene keder ve gam yağmurları yağmış, bundan dolayıdır ki dünyada hep gam ve keder bitmiş. Dünyada yaşıyorsan neden mutsuzum diye düşünmeyeceksin. Dünyanın mizacı bu.”

 

'Gurbet benim için; İstanbul’dan uzak olmak… Dostlardan uzak olmak…'

“İstanbul’dan uzak olmak… Dostlardan uzak olmak… Gurbetle alakalı daha önce bir şeyler yazmıştım müsaade ederseniz o yazıyı sizinle paylaşayım. “Gurbetin en fenası  “yancı” olarak gurbete gitmektir. Bunu iyi biliyorum çünkü ben bir yancıyım. Gurbete çağırılan asıl kişi değilim. Eşim memleketten memlekete çağırılır, ben de onun arkasından koli kutularına kitapları, hurçlara yorganları koyarım. Kırılacak mutfak eşyalarını gazetelere sararım. Sonra eski tülleri yeni camlara uydurmaya gayret ederim.  Evin beyi yeni iş yerine gider. Orada başka başka huyları olan insanların arasına karışır. Çocuklar ise gittikleri yeni okullardan şikâyet ederler. Öğretmenleri eski öğretmenlerine benzemez, sınıf arkadaşları bunları başta aralarına kabul etmez. “ Hepsi kreşten beri arkadaşmış anneee” dedikçe siz çocuklarınızı o veletlere sevdirmek için türlü çareler icat edersiniz. Sonra o da hallolur. Bir bakmışsınız ki oğlunuz sınıfın takımda kaleci olmuş, kızınız diğer kızlarla ip atlıyor.

Peki yancıya ne olacak? Erkek için hazır bir ortam var, çocuklar için de öyle…Bu kadını ne yapacağız? Sabah ahaliyi evden gönderdikten sonra ona bir meşgale bulmamız icap etmemiz mi? Meşgale değil de insan… Bir dost. Eline fener alıp sokakları mı gezsin şimdi o?

Ben gurbet şehirlerinden birinde yalnızlığımı unutmak için insanlarla yeşil ışıkta karşıdan karşıya geçip duruyordum. Önce bir tarafa sonra diğer tarafa… Yanımdaki kadınlar ihtiyarlar gençler o esnada mahsusçuktan arkadaşım oluyordu. Sonra herkes dağılıyordu ama… Bitiyordu masal. Caddenin ortasında uzaydan düşmüş karanlık bir taş gibi yapayalnız kalıyordum. Bunlar acıklı şeyler… “

İstanbul’u çok özlüyorum. Bazı insanlar İstanbul senin bıraktığın gibi değil, aradığını bulamayacaksın diyorlar. Yanılıyorlar.”

 

YenikapıHaber / ÖZEL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.